kısa öyküde şiirsellik boyutu : aysu erden : 05112001  
 

 

GİRİŞ

İçlerinde şiirsel özellikler taşıdıkları varsayılan, ancak şiir olmayan kimi yazınsal metinlerle şiirler arasında iki ortak özellik bulunmaktadır. (Widdowson, 1992: 5) Her ikisinde de:

1. Yazar okuyucusuna, dış dünya ile ilgili duygu ve düşüncelerinin sıradışı, zor anlaşılan, şaşırtıcı ve farklı boyutlarını sunar. Bu amaçla da metnin dilini sanatsal, özgün, yaratıcı, sıradışı ve deneysel boyutlarda düzenler.
2. Yazar zor anlatılabilen duygu, düşünce ve gerçekleri mantığa aykırıymış gibi görünen, ancak aslında doğru ve mantıklı olan dil kullanımlarıyla ifade eder. İlk okuyuşta birbirlerine zıt gibi görünen sözcük ve sözcük öbeklerini birlikte kullanır.

Gerek kısa öykü, gerekse şiir metinleri, öznel olan doğaları gereği, birbirleriyle uyumsuz gibi görünmelerine karşın birarada bulunabilen, birbirleriyle zıt özellikler taşıyan, az rastlanan, ilginç ve orijinal dil öğelerinden oluşurlar. Alışılmışın dışında olan, ölçünlü ve gündelik dilden sapan bu tür dil kullanımlarının hem dilbilgisel hem de sanatsal açıdan çözümlenmeleri ve yorumlanmaları gerekmektedir. Bu amaçla da, gerek öyküde, gerekse şiirde incelenmeğe değer dil yapılarının saptanıp incelenmesi yararlı olmaktadır. Böylelikle öykü yazarlarının ve şairlerin yapıtlarında kullandıkları dillerin, günlük dilden hangi yönlerde saptıkları, içerdikleri yoğun anlamları, birbirleriyle zıt görünen, sıradışı dil kullanımlarının hangi koşullarda birbirleriyle uyumlu bir şekilde bulunabildikleri, öykü ve şiir metinleri içindeki dil zorlamalarının nedenleri ve sonuçları tartışılabilecektir.

Kısa öykü iki nedenden dolayı kısadır: (1) Kısa öykünün içeriksel ve nesnel ölçüleri küçük boyutlara sahiptir, (2) Yazar okuyucu üzerinde sanatsal bir etki yaratmak ve bu etkiyi artırmak amacıyla kısa öykünün içeriğinin boyutlarını kasıtlı olarak küçültür. (Friedman, 1988: 157-158) İşte bu aşamada öykü ve şiir birbirleriyle kesişirler ve kısa öykünün sınırları içine, önemli ölçüde şiirsellik boyutu katılır. Gerek kısa öykü gerekse şiir dar alanlara sıkıştırılmış az sayıda sözcükle yoğun anlamlar aktarma gücüne sahip olan yazınsal iletişim araçlarıdır. Kısa öykünün üç önemli belirleyici özelliğinin kısalık, yoğunluk ve birlik olduğunu vurgulayan Miller ve Slote yoğunluk özelliğinin kısa öyküyü şiire yaklaştıran en önemli işaret olduğunu belirtmektedirler. Onlara göre, Poe'dan Faulkner'a kadar kısa öykü yazarları en güzel öykülerin, teknik açıdan romandan çok şiire yakın düştüğüne inanmışlardır. Gerek lirik şiirde, gerekse kısa öyküde anlam yoğunluğu, doku zenginliği, biçim sıklığı vardır. Bir öyküde her satır, her sözcük, her hareket, hatta yapının kendisi bile ikili bir anlam taşıyabilir. Yazara tanınan küçük alanda pek çok şey başarılır. (Miller ve Slote, 1964: 509-516)

YÖNTEM

Bu incelemede ele alınan örnekler, 90'lı yıllarda genç öykücülerden A. Azar, H. Cengiz, H. Ergülen, A. Cengizkan, B. Günel, T. Günersel, M. İplikçi, Ö. Karabulut, S. Kaygusuz, Küçük İskender, A. Şenkon, İ. Yalçın ve A. Zeynep tarafından yazılan ve çoğunluğu 1995-1999 yılları arasında Adam Öykü Dergisinde yayınlanmış olan 22 öyküden alınmıştır. Ancak burada örnek alınmamalarına karşın öykülerinde şiirsellik boyutuna önem veren diğer öykü yazarları, J. Sancak ve M. Yalçın'dan söz etmeden geçmek olanaksızdır. Kendilerine bu araştırmanın öykü kaynakçasında gönderimde bulunulan öykülerin tümünün ortak özelliği hepsinin de durum öyküleri olmalarıdır. Diğer bir deyişle, hiç birinin, giriş-gelişme- sorun- zirve-çözümleme ve sonuca ulaşma gibi geleneksel izleksel yapıları yoktur. Bu öyküler yazılmamış ya da yazılamamış olanları, okuyucuya derin yapılarında bulunan simgesel alt yapılarla sunan sanatsal metinlerdir. Bu alt yapıların içinde okuyucuların çözmeleri gereken ve onların zihinlerinde bir dizi sorular oluşturan kimi gizler saklıdır. Adı geçen sanatçılar bu gizleri okuyucularına aktarırken, öykülerini şiirsellik boyutuna ulaştırabilmek için kimi yöntemler kullanmaktadırlar. Kimi zaman öykülerinin tümünde ya da sadece bir bölümünde şiire özgü dil kullanımlarına ve söz sanatlarına başvurmaktadırlar. Kimi zaman da alışılmamış, sıradışı ve mantık dışı gibi görülen, ancak aslında uyumlu olan sözcük ve tümceleri birlikte kullanarak okuyucularını şaşırtmaktadırlar. Sözcüklerinin büyük bir bölümüne geniş anlamlar yüklemektedirler. Bu araştırmada Keating ve Levy'nin sözünü ettikleri şiirsellik kıstaslarının kısa öyküde nasıl ortaya çıktıkları ve kısa öykünün şiirsellik boyutuna nasıl ulaştırıldığı incelenecektir.

Kısa öyküyü şiirsellik boyutuna getiren özellikler nelerdir? Bu sorunun yanıtını örneklerle açıklamadan önce, aşağıdaki konuya açıklık getirmek gerekmektedir:

YAZINSAL BİR METNİ ŞİİR YAPAN ÖZELLİKLER (ŞİİRSELLİK KISTASLARI)

Keating ve Levy (1991) şiirin, yazın sanatında, en az sözcükle en yoğun anlamların elde edilebildiği bir tür olduğunu belirtmektedirler. Şair sürekli olarak, yeni, aykırı, özgür, özgün ve deneysel ifade biçimlerinin arayışı içindedir. Her şiirin, düzyazınınkine aykırı düşen, sadece kendine özgü, özel sözcük dizimi kuralları vardır. (1037) Keating ve Levy okuyucunun yazınsal bir metni bir şiir olarak yorumlayabilmesine yardımcı olacak bir dizi kıstastan söz etmektedirler: (1991: 1037-1050)

A. KİŞİ (Persona): Şiirde şairin hitap ettiği kişi. Bu kişi şairin kendisi, okuyucusu ya da bir başkası olabilir.

B. KİŞİSEL SES TONU (Tone of voice): Şairin istediği etkiyi yaratabilmek amacıyla, söyleyim (diction), dizem, (rhythm) ve sözdizimini çok özgün bir biçimde kaynaştırması, birleştirmesi.

C. ŞİİRSEL SÖYLEYİM (Poetic diction): Şairin özenle seçtiği sözcüklerle özgün bir konuşma biçimi yaratması. Şairin seçtiği sözcüklerin düzanlamlarının ötesine geçerek yananlamlarından yararlanması.

D. SÖZDİZİMİ (Syntax): Şairin şiirine özgü doğru sözdizimini bulabilmek amacıyla sözcükleri ve sözcük öbeklerini yaratıcı bir biçimde dizmesi. (Devrik tümceler)

E. İMGELEME (Imagery): Şairin okuyucusunu beş duyusunu kullanarak hayal etmesini sağlamak amacıyla, okuyucusunda duyumsama izlenimleri (sensory impressions) yaratması. (Görsel imgeleme, işitsel imgeleme vb.)

F. SÖZ SANATLARI (Figures of Speech): Şairin benzetme, eğretileme, kişileştirme, simgeleme, istihza, ikilem gibi söz sanatlarına başvurması.

G. SES (Sound): Şairin şiirine canlılık, hareketlilik ve akıcılık kazandırmak amacıyla, ünlü ve ünsüz sesleri yinelemesi ya da yansımalı sözcükleri (onomatopoeia) kullanması.

Leech (1985) şiirin bütünlük, belirsizlik ve zirve gibi sanatsal kavramları içermesi gerektiğini belirtmektedir. Leech aynı zamanda, şiirde sapma ve önceleme gibi şiirsellik kıstaslarının önemini şöyle vurgulamaktadır: (45-46)

H. SAPMA (Deviation): Şiir dilinin en önemli özelliklerinden biridir. Sapma şiir dilinde üç şekilde ortaya çıkmaktadır:

(a) Sıradışı sözcük birliktelikleri, olağan dilbilgisi kurallarına aykırı olan tümce yapıları, koşut tümcelerin yinelenmesi.
(b) Okuyucunun beklentisine ters düşen ve okurken onu şaşırtan dil kullanımları.
(c) Şiirin izleksel yapısı içinde bir zirve ya da dramatik bir değişikliğin bulunması.

I. ÖNCELEME (Fronting): Şairin şiirin içindeki sapmaları öne çıkararak, okuyucusunu kendi hayal gücüne dayanan bir yorum yapmaya yönlendirmesi ve okuyucunun kendi kendisine böyle sıradışı bir dilin neden kullanıldığını sormasını sağlaması. (Görsel önceleme vb.)

Kısaca özetlemek gerekirse, az sözcük kullanımıyla çok yoğun duygular anlatmayı amaçlayan ve içlerinde kişi, kişisel ses tonu, şiirsel söyleyim, sıradışı sözdizimi, imgeleme, söz sanatları, ses yinelemeleri, bütünlük, belirsizlik, zirve, sapma ve önceleme gibi bir dizi sanatsal kıstaslar barındıran yazınsal metinlerin şiirsellik boyutuna ulaştıkları varsayılabilir.

Yukarıda sözü edilen şiirsellik kıstaslarının yazarlar tarafından kısa öykülere nasıl uygulandığı ve bu durumun öyküyü şiirsellik boyutuna nasıl ulaştırdığını örneklerle tartışmak yararlı olacaktır.

A. Kısa Öyküde Kişi ve Kişisel Ses Tonu
Özellikle 1. şahıs tekil kullanımlı anlatım tarzının benimsendiği öykülerde, şiirsellik kıstaslarından biri olan kişi ve kişisel ses tonu öykü yazarının ya da öyküdeki başkişinin kendi kişisel ses tonu olmaktadır.

ÖRNEK 1: Güneşimdin, şarkımdın, aşkımdın... (İlk yalan söylediğim gündü sana karşı... Hatta not düşmüştüm günceme: Bir düş mü bu? Yalnızca bir düş mü yoksa?) ... (Terk edileceğim ve aldatacağı duygusuydu tedirginliğimi bir darbeyle uyandıran. Çiçeklerden, kedilerden kaçandım çünkü. Çünkü yüzüklerimi yitiriyordum durmaksızın. Herşey yalnızlığı çağrıştırıyordu çünkü... Çevremdeki tüm insanlar çok sevgisiz görünüyordu. Tüm ışıltılarını yitirmiş gibi... Bu yüzden ... Bu yüzden) Hayır olmuyor, kahretsin! Kahretsin! Bir amip gibi hep kendi kendime bölünerek yalnızca... İşte bu yüzden, siz görüyorsunuz ki, işte bu yüzden yine yarım kalacak öyküm. (Zeynep Aliye, Labirent Mektup, 1995:107)

Tekrarlanan anahtar sözcüklerin sıkça kullanıldığı bu bölümde yazar kendine yönelik bir söyleyim ve tartışma oluşturmaktadır. Hitap ettiği kişi her ne kadar ikinci bir kişi gibi görünse de aslında kendi kendiyle hesaplaşmaktadır.

Kişisel ses tonu N. Barbarosoğlu'nun Akşam Sefası adlı öyküsünde şu şekilde görülmektedir: Yazar öyküsünün birinci bölümünü düzyazı şeklinde, ikinci bölümünü ise diyalog tarzının denendiği bir şiir şeklinde yazmıştır:

ÖRNEK 2:

Annemin gözleri
Ablamın gözlerinde
Babam
-Yine daldın be kızım
Şurda oturmuşuz güzel güzel
Ablam
-Sen de çok yavaşsın be baba
Bekliyorum, bekliyorum...
Bardağımı doldurmuyorsun.
Babam
-Annenin gözlerinin mavisinden başka
gördüğün ne var bu dünyada kızım be.
Kusura bakma. Uzat bardağını.
Ben
Top oynamayı seviyorum
Top oynamayı seviyorum. (Barbarosoğlu, Akşam Sefası, 1996:112)

Bir bölümünü serbest şiir şeklinde yazdığı öyküsü Sokaklar, Evler, Pencereler'de Haluk Cengiz'in kişisel ses tonu ben şeklinde ortaya çıkmaktadır.

ÖRNEK3: Oturur beklerim. Oturur, bakar, beklerim ve... Az sonra o eşsiz oyun başlar; özensiz tüller, henüz çekilmemiş perdeler, ışık sızdırmayan dörtgenlerde: Birer ikişer aydınlanır menekşe, sardunya, fesleğen seraları, konserve kutularında çiçek bahçeleri: Ateş böcekleri gecede: Gökte yıldızlar...
Pencereler!... Ah, pencereler!...
Sofra telaşında kadınlar, mutfaklarda... Aklı sokakta, oyunda kalmış çocuklar... Babalarının işten dönüşünü bekleyen ya da "öyleymiş gibi" yapan genç kızlar: Camgüzelleri...
Kaşık, tabak sesleri; mercimek çorbası, nedense...
Kısacık iplerde açık deniz yelkenleri: Zıbınlar, çocuk çamaşırları...
İri damlalı avizeler, sisli ampuller, mumlar belki...
Sokağa dökülen, sızan konuşmalar; kahkahalar, zar sesleri, şakalaşmalar... Televizyonun elektrikli ışığı, radyoda haberler...
Oda kapıları, eşikler, merdiven boşlukları, gıcırdayan basamaklar...
Kolonyalar, sirkeyle ıslatılmış tülbentler, alçak sesle dualar, fısıltıyla konuşmalar, parmak uçları...
Odalara kapanmalar, durup dururken ağlamalar; defterlerin son sayfalarında gizlice öpülen adlar, oklu kalpler; kilitli anı defterleri, kitaparası çiçekler: Ev ödevleri...
Altın Pencereli Ev'i arayanlar... Düşleyenler, düş görenler; düşsüzler ya da ...
Tutmayan uykular, gece nöbetleri... Kurulmayan saatler, koparılmayan takvim yaprakları...
Tığlar ve danteller... Çeyiz sandıkları, gömme dolaplar, lavanta kokuları...Naftaline doymuş gelinlikler; naylonlara sığdırılmış takım elbiseler, lacivert...
Konsollar, fotoğraf arşivi, aynalar, taraklar... Sarı, kestane, siyah; ama mutlaka uzun saçlar... Rujlar, allık ve rimeller...
Kırgınlıklar, suskunluklar, düzeltilmemiş yataklar... Oyuncak ayılarına daha sıkı sarılan çocuklar...
Kuşkular, küçük sarsıntılar, dönüşsüz yol hazırlıkları; jilet kuruntuları, uzun depremler...
Yalnızlıklar, kendine şarkı aranan ıslıklar; kapı altlarına, yatak altlarına bakmalar...Korkular, yeniden yalnızlıklar...
Tortulanan yaşam, biriken zehir... Anı ve hüzün...
Arada küçük mutlu anlar... Belki!... Belki!...(Cengiz, Sokaklar, Evler, Pencereler, 1997: 104-105)

Tarık Günersel'in Bir Evlenmeme adlı kısa öyküsünden alınan aşağıdaki bölüm de yukarıdaki örnekte olduğu gibi düzyazı görünümünde olmasına karşın ardarda dizildikleri zaman serbest şiir olma özelliğini gösteren tümcelerden oluşmaktadır ve kişiler üçüncü tekil kişilerdir ve okuyucuya tanıtılmaktadırlar:

ÖRNEK 4: (1) Kadın onsuz yapamayacağına inandığı adamın onsuz yapamayacağına inandığından, evlenmek istedi. (2) Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamayacağını, ama ne var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı... (3) Adam onsuz yapamayacağını, onun da onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi... (4) Bir üçüncü kişinin hayalinde, pek olmayacak bir şey oldu: Adam kadına onsuz ne yapamayacağını sordu. (Günersel, Bir Evlenmeme, 1997:111)

Ali Cengizkan'ın Suç adlı on kısa bölümden oluşan ve bir çocuğun suç güncesi niteliğinde olan öyküsünde her bölüm çocuğun işlediği bir suçu şiirsel bir dille anlatmaktadır: Çocuğun işlediği son suç ve yazarın şiirsel eleştirisi öykünün sonunda şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

ÖRNEK 5: Balık aylarca beslendiği akvaryumdan yine dışarı çıkarıldığında camların temizleneceğini ummuştu. Daha doğrusu, ummaya bile fırsat bulduğunu söylemek zor, çünkü çok hızlı attı süs balığını tavaya.
Kelebek mi? Şu havada uçuşan kanatlı sineğin ne farkı var çocuk'un yüreğindeki pislikten? Kelebek ve çocuk ancak
romantik çocuk şarkılarında birarada canlı olarak bulunabilirler. Çocuk şarkıları da kaydıysa artık tabii.
Çocuk: Kelebek: Balık: Köpek: Kedi: Tavuk: Horoz: Serçe: Güvercin: Kaplumbağa: Ali Cengizkan (Cengizkan,
Suç, 1999: 69)

Toplumsal eleştirinin ön plana çıktığı bu şiirsel anlatımda hayvanların kişileştirildiği ve yazarın kendi eleştirel yaklaşımını okuyucusu ile paylaştığı görülmektedir.

B.Şiirsel Söyleyim:

Azar, Yalçın ve Kaygusuz'dan seçilen örneklere bakıldığında yazarların özenle seçtikleri sözcüklerle özgün konuşma biçimleri oluşturdukları görülmektedir. Seçtikleri sözcükler sözlük anlamlarının ötesinde farklı çağrışımlar kazanmış, kavram alanları genişlemiş sözcüklerdir. Yazarlar seçtikleri sözcüklerin düzanlamlarının ötesine geçerek onların yananlamlarından yararlanmışlardır:

"Sessizliklerden bir demet çiçek" (Örnek 6)
"Çiçeklerin suskunluğu" (Örnek 6)
"Sesini yanıma alıp" (Örnek 7)
"Gözlerin yere düşer gibi " (Örnek 8)
"Günleri biriktirip çoğaltmak" (Örnek 9)
"Aşkı sönmüş dudak boyası" (Örnek 10)

Aslında bu sıradışı dil kullanımlarının yorumu ve çözümlenmesi tümüyle okuyucuya bırakılmaktadır.

ÖRNEK 6: Sessizliklerden bir demet çiçek yapıp, önümdeki boş toprak kaba koydum. En çok suskunlarını sevdim çiçeklerin. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar, 1997:74)

ÖRNEK 7: Senin sesini yanıma alıp öyle ayrılıyordum oysa o küçücük zamanlara sokulu günlerden. (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:42)

ÖRNEK 8: Bunu sana aylar sonraki o ilk görüşmemizde söylediğimde, gözlerin yere düşer gibi oldu birden... (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:43)

ÖRNEK 9: ... Seninle geçen günleri biriktirip çoğaltmak... (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:43)

ÖRNEK 10: Kırmızı çantadan yaldızlı kağıtlar, ağır çeksin diye büyük bir taş, aşkı sönmüş dudak boyası, naylon çorap, zımpara kağıdı, çul çaput çıkar. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998: 131)

C. Sözdizimi

Yazarlar doğru sözdizimini bulabilmek için sözcükleri ve sözcük öbeklerini yaratıcı bir biçimde dizer. İplikçi, Kaygusuz, Aliye ve Karabulut'tan seçilen örneklerde sıradışı sözcük dizimleri ve tümce yapıları görülmektedir.

ÖRNEK 11: (1)Ot bürümüş yolda, sonu belirsiz o yolun ufkunda beyaz bir kelebek gibi; (2)bir günlük ömrün sefasını, kozasını parçaladığı anda kafasına koymuş, inatçı, nazik, öfkeli; (3)bir günlük ömür keyfinde başka hiçbir şey umrunda değil. (4)İyimser bir bakış açısıyla: Seninle daha iyi arkadaş olabilirdik ama zamanım yok, dercesine. (İplikçi, Doğum Günün Kutlu Olsun, 1997: 139)

Yukarıdaki örnekte (;) işaretiyle birbirlerinden ayrılmış olan bölümler şiir dizeleri olabilecek niteliktedirler:

(1) Söz sanatlarından benzetmenin kullanıldığı bu bölüm sadece sözcük öbeklerinden oluşmuştur (Beyaz bir kelebek gibi).
(2) Niteleme sıfatı olma özelliğine sahip sözcük öbekleri ardarda dizilmişlerdir.
(3) Olumsuz tümce.
(4) (:)işaretiyle ayrılmış tümcenin birinci bölümü tümcenin ikinci bölümünün yüklemini niteleyen zarf grubudur (Devrik tümce).

Sema Kaygusuz Zilşan'ın Ayakları adlı şiirsel anlatımlı öyküsünün başkişisi Zilşan'ın özelliklerini okuyucuya herbiri birer dize sayılabilecek paragraflarla tanıtır. Bu paragraflar birbirlerine koşut sözdizimi yapılarına sahiptirler:

ÖRNEK 12: Yalnızca o çantadan tanıyabilirler Zilşan'ı... Bazı kızlar çantalarından belli olur.
...
Eteklerinden tanıyabilirler Zilşan'ı... Bazı kızlar eteklerinden belli olur.
...
Murat'ından tanıyamazlar Zilşan'ı.
...
Zilşan'ı kargalarından tanıyabilirler. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998: 133)

Kaygusuz'un öyküsünde şiir dizeleri niteliği taşıyan bu kısa paragraflar, kendilerinden sonra gelen geniş anlatımlı paragrafların özetleri gibidirler. Ardarda sıralandıkları zaman da Zilşan'ı okuyucuya tanıtan şiirsel bir bütünlük oluştururlar.

Kimi öykülerde yanyana dizilmelerine karşın altalta yazılsalardı şiir dizeleri olma özelliğine sahip tümcelerin kullanıldığı da görülmektedir:

ÖRNEK 13: (1) Öyküm şöyle başlamalı: (2)Bir gökada bulalım kendimize... (3)Hatta bir kara delik... (4)Yolunu ikimizden başka kimsenin bilmediği... (5)İsimsiz biri... (6)Uyuşturulmuş bir günü mor ve koyu kırmızı renkleriyle kışkırtsın... (7)Şivan'ın kollarında sardırsın... (8)Çılgın... (Z.Aliye, Labirent Mektup, 1995:107)

Öykünün giriş paragrafı olan bu örnek, kısa, basit (1,2,6,7) ve tamamlanmamış (4) tümcelerden ve ad öbeklerinden(3,5) oluşmaktadır. Eğer paragrafın 2,3,4. bölümleri düzyazıya uygun olarak dizilmiş olsalardı 3-4. bölümler 2. tümcenin içinde şu şekilde bulunacaklardı: [(4) Yolunu ikimizden başka kimsenin bilmediği, (2)bir gökada, [(3) hatta bir kara delik] (2) bulalım kendimize]. Ayrıca, paragrafın 5. bölümü ise, 6. ve 7. bölümlerin öznesi olmasına karşın onlardan noktalama işaretleriyle ayrılmıştır.

ÖRNEK 14: (1) Bu göl bir düş müdür, yosunu gümüş müdür? (2) Bir ucundan öteki ucuna trenlerle, otobüslerle, özel arabalarla, kamyonlarla geçilen. (3) Şimdi, rüzgar gibi koşturan kısacık bir sürede göz kamaştıran göl, (4) somut, diri, kanlı, canlı, kimlikli bir varlık olarak işte şurada, sağda, yolun altında duruyor. (5) Dibindeki yosunlardan olmalı, gün batımının da etkisiyle elbette, (6) su koyu yeşil görünüyor ve içindekileri gizliyor, göstermiyor. (7) Ağaçların arasında kiremit kırmızısı yapılar. (8) Daha aşağısı görünmüyor. (9) Yolun solunda kalan yamaçlarda da (10) doğayı kırmızı lekelerle benekleyen kiremitli çatılar, (11) ak duvarlar ve daha geride yeniyeşil tepeler; (12) öteki dağlar mı, bir düş ülkesinin vadileri mi, ırmakları mı? (Günel, Yolculuklara Baharda Çıkılmalı, 1999:18)

Örnek 14'e bakıldığında, öykünün bir bölümünü oluşturan bu şiirsel düzyazı örneği, birbirlerinden (,), (;), (.) ve (?) gibi noktalama işaretleriyle ayrılmış 12 bilgi birimciğinden oluşmaktadır. Bu birimciklerden her biri okuyucuya çevre ile ilgili ayrı bir bilgi bütünü iletmekte ve bir araya geldiklerinde ise kendi içinde uyumlu daha geniş bir bilgi bütününü oluşturmaktadırlar. Okuyucu bu bilgi birimciklerini kolayca ayırdedebilmekte ve eğer düzyazı şeklinde ardarda değil de altalta yazılmış olsalardı yine serbest yazılmış bir şiir oluşturacaklarının farkına varabilmektedir.

Kimi öykülerde tümce ya da paragraf içlerinde anahtar sözcükler yinelenmektedir. Bu sözcüklere sözlük anlamlarının ötesinde anlamlar yüklendiği için okuyucunun dikkati bu sözcükler üzerinde odaklanmaktadır. Özellikle şiirsel boyutta, ad, eylem, sıfat ve belirteç öbekleri gibi klasik tümce kurucularının ötesinde, daha üst düzeyde bulunan bir odaklama olgusu vardır. Şiirsel metinlerde bu odak noktalarını oluşturan dil kullanımlarının temellerinde kapsamlı kavram öbekleri bulunur. Diğer bir deyişle, sözkonusu dil kullanımları sözlük anlamlarının ötesinde geniş anlamlara sahiptirler. (Langacker, 1996:333-335) Şiirsellikte bu odak noktaları zaman zaman yazar tarafından simgeselleştirilebilirler:

ÖRNEK 15: "Hayat biraz da yaşayamadıklarımız çocuklar: Hayat yürümediğiniz yollar, dokunmadığınız insanlar. Hayat tanışıp aşık olamadıklarınız, uğrunda ölümü paylaşamadıklarınız... Hayat biraz da bunlar çocuklar. (Karabulut, Hayat Biraz da Yaşamadıklarınız Çocuklar, 1995: 65)

Yukarıdaki paragrafta, odaklama olgusu, konunun sürekliliği içinde hayat sözcüğünün tümcelerin tümünde yinelenen ve vurgulanan bir özne olarak kullanılmaktadır. Dört tümcelik paragraf boyunca yinelenen bu öznenin tümceler arasında ileriye ve geriye yönelik olarak ve çapraz ve dikey bir biçimde etkileşimini bir şemayla şu şekilde açıklamak olasıdır:


Kimi öykülerde anahtar sözcükler ya da özel adlar simgeselleştirilerek yinelenmektedir. Örneğin öykülerinde şiirsellik boyutunu önceleyen Ö. Karabulut, sadece dört paragraftan oluşan MRTA'lar, Martılar Uçun adlı öyküsünde sorguladığı belirli bir dönemi ve bu dönemin çarpıcı politik olaylarını şiirsel bir bütünlük içinde okuyucusuna sunabilmek amacıyla şu tümceleri özellikle yinelemektedir:

"97 Nisanı bir daha asla böyle geçmeyecek!"

(Her paragrafın giriş tümcesi olarak dört kez; ikinci, üçüncü ve dördüncü paragrafların içinde olmak üzere de üç kez yinelenmektedir.)

"97 Nisanı ve gelecek Nisanlar bir daha asla böyle geçmeyecek!"

(Her paragrafın sonuç tümcesi olarak dört kez yinelenmektedir.)

Yazar bu tarihi üçüncü paragrafın içinde bu kez de farklı bir biçim ve anlamda yeniden sorgulamaktadır:

"Son Rus çarı ikinci Nikolay'a St. Petersburg'da cenaze töreni düzenleyen Yeltsin için 97 Nisanı fazla bir şey ifade etmeyebilir." (Karabulut, MRTA'lar, Martılar Uçun, 1998:60)

Yine aynı yazar Gri Bir Kentin Ortasında adlı öyküsünde öykü başlığını paragraf başlığı olarak dört kez yinelemektedir. Öykü dört paragraftan oluşmaktadır. Her paragraf ile sözkonusu başlık özellikle küçük harfle başlatılmaktadır. Sözkonusu yazarın bu yaklaşımı öyküye özgün, yaratıcı, deneysel ve görsel bir şiirsel bütünlük katmaktadır.

Özel adların simgeselleştirilerek yinelenmesi konusuna yine Ö. Karabulut'un , yer yer şiirsel dil kullanımını önceleyerek toplumu ve belirli bir dönemi sorguladığı ve bu amaçla bir İtalyan azizine yazdığını varsaydığı mektup görüntüsündeki San Giovanni'ye Mektuplar adlı öyküsüne değinmekte yarar vardır. Yazar her paragrafını "San Giovanni" adını kullanarak hitap biçiminde başlatmakta ve yer yer bu adı özel bir simge olarak okuyucuya aktarmaktadır. Doğal olarak da bu özgün simgenin anlamını çözme görevi de okuyucuya düşmektedir.

D. İmgeleme

Öykü yazarları okuyucularına beş duyularını kullanarak hayal etme, çıkarımlarda bulunma ve kendi iç dünyalarındaki
giz ve sorunları çözme olanağı sunmaktadır. Cengiz ve Günersel'den seçilen örneklerde görmeye ve dokunmaya yönelik imgeler görülmektedir.

ÖRNEK 16:

(1) Yine geldi, geldi işte... Tam arkamda şu an biliyorum... Bakıyor; Ne yapsam izliyor beni.
.......
(2) İzleniyorum, evet evet, izleniyorum... Üzerimde sürekli bir göz; Gözetleniyorum... Anlatılmaz bir huzursuzluk bu... Korkunç bir işkence...
........
(3) Bir göz o, evet evet, bir göz... Kaşsız, kirpiksiz, kapaksız bir göz... Başsız, bedensiz bir göz...
........
(4) Her gece gelmeye ve gece boyunca kalmaya da ondan sonra başladı işte...
........
(5) Sandığımdan erken batıyor güneş; Gün, bildiğimden çabuk tükeniyor; Akşam, çöküveriyor koca kentin üzerine o uzun karanlık geceliğiyle; Korkuyorum, çok korkuyorum...
.......
(6) Çaresizlikle eve dönüyorum. Yorgunum, perişanım; Çıldıracağımdan korkuyorum....
.......
(7) İşte, tam karşımda yine... Bakıyor; duygularımı, düşüncelerimi görmeğe çalışıyor... (Cengiz, Argos, 1996: 105-109)

Cengiz, öykü içinde birer dize olarak kabul edilebilecek nitelikte çok kısa paragrafları belirli aralıklarla kullanarak bir dizi eylem sözcüğüyle sıralı bir imgeleme olgusu oluşturmakta, öyküde şiirsel bir bütünlük sağlamaktadır. (Göz: bakıyor, izliyor, izleniyorum, gözetleniyorum, kalmaya başladı, korkuyorum, dönüyorum, yorgunum, bakıyor, görmeye çalışıyor.) Böylelikle de, yine şiirsel boyuta sahip ancak daha geniş anlatımlı diğer paragraflar arasındaki bu kısa paragraflar ayıklanıp peşpeşe dizildiklerinde kendi içinde ayrı bir bütünlük taşıyan, başlıbaşına bir şiir ortaya çıkmaktadır. Bu özgün durumun nedenlerini şöyle sıralamak olasıdır:

1. Sözkonusu paragraflar kısa ve devrik tümcelerden (1,2,5,6,7) ya da sözcük öbeklerinden oluşmaktadır (2).
2. Ardarda okunduğu zaman kendi aralarında anlamsal bir bütünlük taşımaktadırlar.
3. Aynı zamanda da öykünün diğer paragrafları arasında onları dilsel olarak birbirlerine bağlayan katmanlar olarak görev yaymaktadırlar.
4. Noktalama işaretleri (...) sıklıkla kullanılmaktadır.
5. Yinelenen ve simgeselleştirilen bir anahtar sözcük vardır (Göz).
6. Söz sanatlarından kişileştirme (göz ve gece sözcükleri kişileştirilmektedir: 4,5 ve 6) ile eğretileme (uzun karanlık gecelik: 6) görülmektedir.

ÖRNEK 17: Öyle yanyana oturduk, belki yarım saat; yumuşak, sıcak dokunuşlarla masum keşifler yaptık.
Gitti. Çocukları okuldan dönüyordu.
Gergin bir tül sabah ışığı
İki uzak ılıklığı kuşatan. (Günersel, Tül, 1999:67)

Yukarıdaki örnekte tül/sabah ışığı eğretilemeleri kullanılarak okuyucuda bir görsel imge oluşturulurken, ılıklık sözcüğü ile dokunmaya yönelik bir tensel imge yaratılmaktadır okuyucunun zihninde.

E.Söz Sanatları (Eğretileme ve Kişileştirme)

Söz sanatlarının benzetme, eğretileme ve kişileştirme ön plana çıkmaktadır bu tür öykülerde. Z. Aliye, Kaygusuz, Azar ve Günersel'den seçilen örneklerde de görüldüğü üzere eğretileme ve kişileştirme birlikte kullanılmaktadırlar:

- Çığlık atan sözcükler > inleyen gecekondu
(Örnek 18)
- Kör halanın cesedi > Dilek ağacı
(Örnek 19)
- Öykü > İntihar eden kişi
(Örnek 20)
- Taç yaprağı > Geçmişi kollayan
(Örnek 21)
- Çiçek >> İnsan cesedi
(Örnek 21)
- Teneke dam > Ağlayan kişi
(Örnek 22)
- Damla > Hüzün toplayanv
(Örnek 22)
- Halı > İnsan yanağı
(Örnek 22)
- Eller > Düet yapanlar
(Örnek 23)

ÖRNEK 18: Hep yinelenerek, altıncı kez, sözcükler artık tam bir çığlığa, yalvarmaya, yıkılan bir gecekondunun inlemesine dönüştüğünde (Z. Aliye, Labirent mektup, 1995:105)

ÖRNEK 19: Çenesini ayaklarını çaputlarla bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998: 133)

ÖRNEK 20: İşte bu yüzden yine yarım kalacak öyküm... Var olmayacak... Derin denizlere atamayacak kendini... Sunak taşınıza yatıramayacağım yeni bir kurban daha; daha öncekilerde olduğu gibi... (Z. Aliye, Labirent mektup, 1995:107)

ÖRNEK 21: Kitaplıktan öylesine çekilen bir kitabın içinden düşen, düşmesiyle birlikte yerde sayısız parçalara bölünen, parmak uçlarında dağılıp hepten yok oluveren bir taç yaprağının geçmişi kollayan yüzünde apansız anımsanan bir "şey": O bana çiçek cesetleri gösteren bir kızdı. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar, 1997:73)

ÖRNEK 22: Takır takır bir ağlama sesi yayılır teneke damdan... Çatıdan akan küçük bir damla, gökyüzünden topladığı hüznün ağırlığıyla döne döne halının yanağına düşer. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)

ÖRNEK 23: Sağ elimle sol elimin düeti. Sonra kalp atışlarımızın. (Günersel, Tül, 1999:67)

Aşağıdaki örnekte ise sadece eğretileme görülmekte, tümceler yukarıdaki örneklerde olduğu gibi şiir dizeleri olma özelliği taşımaktadırlar:

ÖRNEK 24: Ben papaz, sen rahibe, bizdik kilise. Sen rahibe olmayan rahibeye günah çıkartır, itiraflarda bulunurdum. Yataklarımızda, kollarımızda acıyla, hazla yırtılırken dünya, ben papaz olmayan papaz kabarırdım, günah dosyam kabarırdı. (Karabulut, Silvia'yı Sevmek, 1999: 51)

F.Ses

Daha ziyade ses yinelemeleri olarak ortaya çıkan bu olgu öyküye bir canlılık, hareketlilik, akıcılık ve ahenk kazandırmaktadır. Özellikle Ö. Karabulut'un Self-Terapi Zamanları adlı öyküsünde göze çarpan bu özellik ünlü ve ünsüz seslerin yinelenmesi biçiminde görülmektedir. /a/, /y/ ve /s/ sesleri, sözkonusu öyküde sözcük başlarında sıklıkla kullanılmaktadır. Yazar dört paragraftan oluşan öyküsünün her paragrafını /a/ ünlüsüyle başlayan bir sözcükle başlatıp, yine /a/ ünlüsüyle başlayan bir başka sözcükle bitirmektedir:

ÖRNEK 25:

Adına Adem diyelim, ya da Havva... Aseksüelsin. (1. paragraf)
Adımına buz üstünde yürüyüş diyelim, ya da zincirlerin birer birer kırılması... Asosyalsin.(2. paragraf)
Aradığına bir tatlı huzur diyelim, ya da kapalı bir kapının sihirli anahtarı... Apolitiksin. (3. paragraf)
Ah mevsim mevsim miydi... (4. paragraf)

ÖRNEK 26: Yorgunlukları silip atıyor gökyüzüne kanat çırpan martılar, sınırın dışındasın, varlığını dibe sürükleyen sınırın dışında... tutsaklığın yok. İşin çaresizliğin, yoksulluğun, umutsuzluğun. Asosyalsin. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:90)

ÖRNEK 27: Sefalet, sefahat. O büyük kaos. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:90)

ÖRNEK 28: Ah mevsim mevsim miydi, kent kent miydi, sokak sokak mıydı... Sen sen miydin... Her şey sütliman. Sessizlik var. Dinginlik. Derinlik. Özgürlük. Bir de seni bekleyen sen var, evde, bırak beklesin, bırak ruhun hafilesin. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:91)

417 sözcükten oluşan 4 paragraflık öyküde yer yer ardarda olmak üzere 33 kez yinelenen yok sözcüğü, onunla birlikte kullanılan ve /y/ ünsüzünü içeren bir dizi diğer sözcük öbekleştikleri zaman öyküye şiirsel bir dinamizm katmaktadırlar:

ÖRNEK 29: ...Issız bir ovayı boydan boya geçiyorsun. Bıyık yok. Sakal yok, saçlar yok. Zihnini boşaltıyorsun. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:89)

ÖRNEK 30: Yolun yok, yoldaşın yok, yönelimlerin yok. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:89)

ÖRNEK 31: Yabancılık yok. Hüzün yok. Alkol yok. Tütün yok. Öfke yok. Hırs yok. Nefret yok. Yalan yok. Tuzak yok. Çürüme yok. Sansür yok. Teselli yok. Yokluk yok. Yok yok. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:91)

G. Sapma

Öykülerde sıradışı sözcük birliktelikleri, olağan dilbilgisi kurallarına aykırı olan tümce yapıları ve koşut tümcelerin yinelenmesi şeklinde ortaya çıkan bu durum, birbirleriyle anlam açısından uyumsuzmuş gibi görünen söz birliktelikleri, mantık dışıymış gibi algılanabilen, ancak yanyana kullanıldıkları zaman birbirlerini tamamlayan ve kavram alanları genişleyen dil kullanımları olarak da adlandırılabilir. Azar ve Yalçın'ın öykülerinden alınan örneklerde bu durum şu şekilde görülmektedir:

ÖRNEK 32: Daha yukarılara inmeliydik, ardından daha aşağılara çıkmalıydık. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar, 1997:74)

ÖRNEK 33: Dışar'sı uğultuluydu. Çiçek bağırıyordu çingene kadınlar. Yaşamak uğultuluydu. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar, 1997:74)

ÖRNEK 34: Seninle olduğum, seni kendimde sakladığım o ıssız baharla yazı bir çiçek toplar gibi topluyorum şimdi içimin uzaklarından. Bütün yapabildiğim bu. Bütün yapabildiğim birbirinden güzel yoksulluklarla, hüzünlerle beslediğimiz o günlere sımsıkı sarılmak ve bırakmak. (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:41)

ÖRNEK 35: ... O akşamüstü, uzun saçlarının gürültüsüyleydim hala ben ve hala sesinin ve yüzünün gölgesiydi içime düşen sanki. (Yalçın, Ölmüş bir Devrimciye Mektup, 1998:41)

ÖRNEK 36: Mutluluktan var mı yok mu seni anlatmaktan yorulduğumu görenler düşlerden, sanrılardan yaralandığını söylercesine neden gülümsüyorlardı öyle yüzlerinin içiyle. (Yalçın, Ölmüş bir Devrimciye Mektup, 1998:43)

Görüldüğü üzere yukarı inmek, aşağı çıkmak, çiçek bağırmak, içimin uzakları, birbirinden güzel yoksulluklar, uzun saçların gürültüsü, yüzlerinin içleriyle gülümsemek gibi dil kullanımları ilk bakışta mantık dışı olarak algılanmaktaysa da bu birlikteliklerin farklı çağrışımlarını ve kavram alanlarını okuyucuların kendi çıkarımlarıyla keşfedip çözmeleri gerekmektedir. Aslında bu durum öyküye şiirsellik boyutu katan bir etkendir.

Küçük İskender'in uyuşturucu bağımlısı başkişisinin arkadaşını nasıl öldürerek yediğini anlattığı ve günce biçiminde yazdığı Atımı Getirin Uzaklara Gitmek İstiyorum adlı öyküsünün düzyazı görünümünde olan giriş bölümünün ardından gelen ve yine serbest şiir biçiminde yazılmış olan 12 kısa bölümün her biri, okuyucunun beklentisine ters düşen, okurken onu şaşırtarak şok eden ve yer yer tabu sayılabilecek olan dil kullanımları ve sahnelere sahiptir. Özellikle üçüncü bölüm, öykünün izleksel yapısı içinde çarpıcı, dramatik ve ani bir değişiklik içermektedir: Okuyucunun hiç beklemediği anda işlenen cinayet, işleniş biçimi ve yamyamlık olgusu. İşte tüm bunlar şiirsel bir anlatımla birleşince, şiirselliğin belki de en önemli kıstası olan sapmayı oluşturmaktadırlar:

ÖRNEK 37:

5 Ekim
ÖLÜLER de düzer.
Kahvaltı'da biraz ölü yemeliyim.
Ferhat?!
Eczacı epilasyon aletini alırken yüzüme tuhaf tuhaf bakmıştı.
'Kız arkadaşım için' demek zorunda kalmıştım.
Ferhat'ın bedenini temizlemem bir gün sürdü.
Küvette eklem bağlarını kestim.
Kol ve bacak uzuvlarını ayırmak kolaydı.
..........
8 Ekim
ODANIN ortasında muşamba serili.
Muşambanın ortasında başsız, kolsuz, bacaksız bir gövde.
Karşısında oturuyorum.
Zavallı sevgilim! Senin yerinde olmayı ne çok arzulardım.
........
(Küçük İskender, Atımı Getirin......, 1998: 106)

H. Önceleme

Yazarın öykü içindeki sapmaları öne çıkararak okuyucusunu kendi hayal gücüne dayanan bir yorum getirme olanağı veren yazarlar arasında İplikçi, Ergülen, Şenkon ve Kaygusuz'u saymak olasıdır.

ÖRNEK 38:

Carla sarı bir elbise gördü. SARI ELBİSELİ CARLA OLMAK için biraz çaba gerekecek.
İNGİLİZ - BURALI-ŞİMDİ
Bulmaca büyümeden, çabalar özverileri zorlamadan çabucak tebdil'i kıyafet.
Carla evini özlüyor: Ben evet.
İNGİLİZ
BURALI
ŞİMDİ
BULMACA büyüyor
sarı elbiseli carla olmayı herkes istiyor
İngiltere'de yağmurlar yağıyor.
Meydanlarda turistler, Picadilly turist kaynıyor, dükkanlar ardına kadar açık kalıyor. İtalya şimdi ne kadar sıcaktır.
"İtalya şimdi sıcaktır", diyor Carla.
SOLDAN SAĞA: İngiltere'de yaşayan kişi
Oturduğu yeri mesken edinmiş kişi
YANITLAR : Carla
Meskenci
geçmişe programlanamadığı için gelecek de olmadı
Carla kaybedecek.
(Bir gün bir arkadaşıyla, pazar tatilinde arka sokaklarda açık bir dükkana girdiği sanılan Carla Bianchi 1950'lerden kalma sarı tüllü bir elbiseyle gözden kaybolmuştur.)
Carla'nın yanıtları, soruları gibi yalnızca kendine kalıyor. (İplikçi, Sarı Elbise Peşinde, 1996:134)

Doğan Aksan (1995) Şiir Dili ve Türk Şiir Dili adlı kitabında kimi şiirlerde değişik dize bölünmeleri olabildiğini belirtmekte ve şunları yazmaktadır:

"Yeni Türk şiirinde... görsel şiir örneklerine yaklaşan, en azından, şiirin anlam yönünün, konusunu bir takım görsel öğelerle destekleyen örneklerle de zaman zaman karşılaşıyoruz." (Aksan, 1995:245)
Aksan'ın sözünü ettiği ve biçim öğesinden yararlanan bu tür şiirsel anlatım konusunu Özünlü "görsel öncelemeleri içeren şiir yazımı" ya da "görsel şiir türü" olarak nitelemektedir. (Özünlü, 1977:77) İşte İplikçi ve kimi öykücüler bu tür anlatımı, yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere kullanarak öykülerini şiirsel boyuta getirmişlerdir.

Kaygusuz'un Zilşan'ın Ayakları adlı öyküsünden alınan aşağıdaki örnek yine öyküde görsel öncelemenin öne çıktığı şiirsel bir bölüm olarak kabul edilebilir:

ÖRNEK 39: Onun mahallesinde evden ölü çıkmadan önce, evlerin üstüne kargalar üşüşür. Kargalar ölünün ruhunu yanlarına takıp çirkin çığlıklarıyla ışıklı bahçelere uçarlar. Kargaların çok yükseklerde gezmeyip insanların arasında kanatlanmaları bu yüzdendir. Herkesin kargası öteki pencereden bakışan komşu kadar tanıdıktır. Bu mahallenin kendi ölümleri de öyle. Zilşan, erken ölümler, bulaşıcı hastalıklar, heyelanlar, seller kadar kanıksamıştır kargaları. Kargalar, siyah bir bulut olup damın üstüne çökerken; Zilşan'ın halası, ciğerlerindeki son tövbeyi üfleyerek, son besmelesini çeker.

Kargalar çatıdaki tenekeleri çın çın didikler. Hala tahta iskemleleri fırçalayarak temizleyen, beyaz tülbentli bir gelinken, öteki köylere nam salmıştı titizliğiyle.

Kargalar leş yiyen obur kargalar... Onun koynuna giren erkek, gül bahçesinin kokusuyla uyanmıştı. Onun diktiği domates fidanından Hızır'ın bereketi yağmıştı.

Kara bir yazgının çirkin kuşları kargalar. Onun toprağını sattırıp şehre götürdüklerinde bir çifteyle uyumuştu sabahlara kadar. Susuzlukla pisliğe alıştığında, köyde bıraktığı aklını bir daha hiç çağırmamıştı.


Şarkı söylemeyen çocukların, bed sesli çığlıkları kargalar.

Gün geçtikçe perdelenmişti gözleri, tırnağını göremeyecek kadar körleşmişti. Bu yüzden biraz ileride duran dev alış veriş merkezini hiçbir zaman farkedememişti. O dev mezar taşını hiç görmemişti.

Kargalar, hantal kanatlarıyla uçar gider.

Halanın canı çıkar, hep gülümseyen yüzü donup kalır. Biraz aklı kıt olduğundandır mutlu hali. Çenesini, ayaklarını çaputlarla bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık. Yağmur mil gibi yağar dışarıda. Evler ıslak bir köpek gibi kendini silkeler. Sallanırlar. Takır takır bir ağlama sesi yayılır teneke damdan. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)

SONUÇ

Kısa öykülerin içeriksel ve nesnel ölçülerinin küçük boyutlara sahip olması ve yazarların okuyucu üzerinde sanatsal bir etki yaratmayı amaçlamaları, kullanılan dilin de yoğun ve sanatsal olmasına neden olmaktadır. İşte bu özellikler, kısa öyküleri, "doku zenginliği" ve "biçim sıklığı"na sahip, zaman zaman şiirsellik kıstasları içeren sanatsal metinler haline getirmektedir. Yaşamlardaki anların ya da durumların saptanarak anlatılması olarak da tanımlanabilen kısa öykü, yoğun söz sanatlarını kapsayan dil kullanımlarına sahip olması, dar bir alanda özenle seçilmiş az sayıdaki sözcük aracılığıyla derin yapısında içiçe genişleyen çoğul anlamlar içermesi gibi nedenlerle, çoğunlukla, şiirsel düzyazılar olarak da algılanabilmektedir. İster geleneksel olsun ister bu incelemenin konusunu oluşturan çağdaş durum öyküleri olsun, kısa öykülerin tümünün de derin yapılarında okuyucuların çözmeleri gereken ve onların zihinlerinde bir dizi sorular oluşturan kimi gizler saklıdır. Kısa öykülerine şiirsellik boyutu katan sanatçılar sözkonusu gizleri okuyucularına aktarabilmek ve onlarla yazınsal ve şiirsel iletişimi gerçekleştirebilmek için kimi yöntemler kullanmaktadırlar. Burada öyküde şiirsellik boyutu oluşturan ya da şiirsel öyküler olarak belirli bir çizgi oluşturabilecek olan kısa öykülerin ortak özelliklerini kısaca şöyle özetlemek olasıdır:

  1. Sözkonusu öykülerin yüzeysel yapıları özgün, yaratıcı, sıradışı ve ilk okuyuşta mantığa aykırı ya da birbirlerine zıt gibi algılanabilen kimi dil kullanımlarından oluşabilmektedir.
  2. Bu tür dil kullanımları belirli koşullarda aslında birbirleriyle uyumlu olan ve çoğunlukla sadece o yazarın kendine özgü, belki de ilk ve son kez gerçekleştirilmiş sanatsal ve deneysel kullanımlardır.
  3. Özenle seçilerek belirli bir düzene göre sıralanan sözcük ve sözcük öbekleri, sözlük anlamlarının ötesinde simgesel, imgesel ve çağrımsal anlamlara gönderimde bulunmaktadır.
  4. Öykülerdeki dil kullanımları yoğun bir biçimde sözsanatları, sapmalar ve öncelemeler içermektedir.
  5. Devrik tümcelere, soru tümcelerine ve yarım bırakılmış tümcelere ya da tümce görevi yapan sözcük ve sözcük öbeklerine sahip olmaları nedeniyle alt alta yazıldıklarında serbest şiir oluşturabilecek bölümler de içerebilmektedirler.
  6. Ayrıca yine bu tür öykülerde görsel şiir olma özelliğine sahip kimi bölümlere rastlamak olasıdır.

KAYNAKÇA

Aksan, Doğan (1995) Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, Ankara: Engin Yayınevi
Friedman, Norman (1988) "What Makes a Short Story Short" Essentials of the Theory of Fiction, London: Duke University Press, ss:152-169
Keating, Helaine ve Walter Leviy (1991) Lives Through Literature, (A Thematic Anthology) New York: The Mac Millan Publishing Company
Leech, Geoffrey (1985) "Stylistics" Discourse and Literature, (New Approaches to the Analysis of Literary Genres), Edt. Teun A. Van Dijk, Amsterdam: John Benjamin's, cilt:3, ss:39-57
Miller, J.E. ve B. Slote (1964) The Dimensions of the Short Story. New York: Dodd mead and Company, ss: 509-516 (Kısa Öykü Üzerine Notlar, Çev: Yurdanur Salman, Metis Çeviri)
Özünlü, Ünsal (1997) Edebiyatta Dil Kullanımları, Ankara: Doruk Yayınları
Widdowson, H.G. (1992) Practical Stylistics, Oxford: Oxford University Press

ÖYKÜLER

Azar, Adnan (1997) "Uçurumlar, Bir Düş İçin Altyazılar" Adam Öykü, Sayı:10 (Mayıs-Haziran ss:73-74
Barbarosoğlu, Nalan (1996) "Akşam Sefası" Adam Öykü, Sayı:3 (Mart-Nisan) ss:108-113
Cengiz, Haluk (1997) "Sokaklar, Evler, Pencereler..." Adam Öykü, Sayı:10 (Mayıs-Haziran) ss: 103-105
Cengiz, Haluk (1996) "Argos" Adam Öykü, Sayı:5 (Temmuz-Ağustos) ss:105-108
Cengizkan, Ali (1999) "Suç" Adam Öykü, Sayı 20 (Ocak-Şubat) ss:68-69
Ergülen, Haydar (1998) "Kıymalı Patates" Adam Öykü, Sayı:19, ss:118-119
Günel, Burhan (1999) "Yoluculuklara Baharda Çıkılmalı" Çiçekler Korunağı, İstanbul: Can Yayınları, ss:13-32
Günersel, Tarık (1997) "Bir Evlenmeme" Adam Öykü, Sayı:13 (Kasım-Aralık) s:111
Günersel, Tarık (1999) "Tül" Adam Öykü, Sayı: 20 (Ocak-Şubat) s:67
İplikçi, Müge (1996) "Bir Sarı Elbise Peşinde" Adam Öykü, Sayı: 7 (Kasım-Aralık) ss:133-134
İplikçi, Müge (1997) "Doğum Günün Kutlu Olsun" Adam Öykü, Sayı:14 (Temmuz-Ağustos) ss:140-188
Karabulut, Özcan (1998) "Gri Bir Kentin Ortasında" Belki de Kaybeden Zaman, İstanbul: Can Yayınları, ss:53-58
Karabulut, Özcan (1998) "MRTA'lar, Martılar Uçun!" Belki de Kaybeden Zaman, İstanbul: Can Yayınları, ss:59-65
Karabulut, Özcan (1998) "Self-Terapi Zamanları" Belki de Kaybeden Zaman, İstanbul: Can Yayınları, ss:89-91
Karabulut, Özcan (1998) "San Giovanni'ye Mektuplar" Belki de Kaybeden Zaman, İstanbul: Can Yayınları, ss:15-33
Karabulut, Özcan (1995) "Hayat Biraz da Yaşamadıklarımız Çocuklar" Karşı Öyküler, Ankara: Edebiyat ve Eleştiri Yayınları, ss:65-76
Karabulut, Özcan (1999) "Silvia'yı Sevmek" Öykü 99 İstanbul: Gendaş Aş. Kaya Matbaacılık. (E. Kültür ve Edebiyat Dergisi 5. sayısı eki) ss: 48-52
Kaygusuz, Sema (1998) "Zilşan'ın Ayakları" Adam Öykü, Sayı:17 (Temmuz-Ağustos) ss:130-134
Küçük İskender (1998) "Atımı Getirin Uzaklara Gitmek İstiyorum" Adam Öykü, Sayı: 17 (Temmuz-Ağustos) ss:105-108 Sancak, Jale (1997) "Öyle Bir Sevda ki" Adam Öykü, Sayı: 8 (Ocak-Şubat) ss:94-99
Şenkon, Attila (1997) "Yürek Küstü" Adam Öykü, Sayı:7 (Kasım-Aralık) ss:135-136
Yalçın, Murat (1996) "Üç Beş Dakikalık Öykü" Adam Öykü, Sayı: 7 (Kasım-Aralık) ss:41-43
Yalçın, İrfan (1998) "Ölmüş Bir Devrimciye Mektup" Adam Öykü, Sayı:19 (Kasım-Aralık) ss:41-43
Zeynep, Aliye (1995) "Labirent Mektup" Adam Öykü, Sayı:1 (Kasım-Aralık) ss:107-11

Bu yazı daha önce aşağıdaki yerlerde yayınlanmıştır:

Erden, Aysu (2000) "Öyküde Şiirsellik Boyutu Üzerine" 4. Ankara Öyku Günleri, (Yenibinyılda Oykuculugumuz 12-18 Mayis 2000), Edebiyatcılar Derneği Yayınlaıi 18), Ankara: Damar Ltd. Şti. ve Lazer Ofset, ss: 185-208

Erden, Aysu (2000) "Öykude Şiirsellik Boyutu Üzerine" (Dosya), Ana Dili (Dil ve Edebiyat Dergisi), Tömer Ekim-Kasim-Aralik 2000, sayi:19, ss:66-86