GİRİŞ
İçlerinde şiirsel özellikler taşıdıkları
varsayılan, ancak şiir olmayan kimi yazınsal metinlerle şiirler arasında
iki ortak özellik bulunmaktadır. (Widdowson, 1992: 5) Her ikisinde
de:
1. Yazar okuyucusuna, dış dünya ile ilgili
duygu ve düşüncelerinin sıradışı, zor anlaşılan, şaşırtıcı ve farklı
boyutlarını sunar. Bu amaçla da metnin dilini sanatsal, özgün, yaratıcı,
sıradışı ve deneysel boyutlarda düzenler.
2. Yazar zor anlatılabilen duygu, düşünce ve gerçekleri mantığa aykırıymış
gibi görünen, ancak aslında doğru ve mantıklı olan dil kullanımlarıyla
ifade eder. İlk okuyuşta birbirlerine zıt gibi görünen sözcük ve sözcük
öbeklerini birlikte kullanır.
Gerek kısa öykü, gerekse şiir metinleri,
öznel olan doğaları gereği, birbirleriyle uyumsuz gibi görünmelerine
karşın birarada bulunabilen, birbirleriyle zıt özellikler taşıyan,
az rastlanan, ilginç ve orijinal dil öğelerinden oluşurlar. Alışılmışın
dışında olan, ölçünlü ve gündelik dilden sapan bu tür dil kullanımlarının
hem dilbilgisel hem de sanatsal açıdan çözümlenmeleri ve yorumlanmaları
gerekmektedir. Bu amaçla da, gerek öyküde, gerekse şiirde incelenmeğe
değer dil yapılarının saptanıp incelenmesi yararlı olmaktadır. Böylelikle
öykü yazarlarının ve şairlerin yapıtlarında kullandıkları dillerin,
günlük dilden hangi yönlerde saptıkları, içerdikleri yoğun anlamları,
birbirleriyle zıt görünen, sıradışı dil kullanımlarının hangi koşullarda
birbirleriyle uyumlu bir şekilde bulunabildikleri, öykü ve şiir metinleri
içindeki dil zorlamalarının nedenleri ve sonuçları tartışılabilecektir.
Kısa öykü iki nedenden dolayı kısadır:
(1) Kısa öykünün içeriksel ve nesnel ölçüleri küçük boyutlara sahiptir,
(2) Yazar okuyucu üzerinde sanatsal bir etki yaratmak ve bu etkiyi
artırmak amacıyla kısa öykünün içeriğinin boyutlarını kasıtlı olarak
küçültür. (Friedman, 1988: 157-158) İşte bu aşamada öykü ve şiir birbirleriyle
kesişirler ve kısa öykünün sınırları içine, önemli ölçüde şiirsellik
boyutu katılır. Gerek kısa öykü gerekse şiir dar alanlara sıkıştırılmış
az sayıda sözcükle yoğun anlamlar aktarma gücüne sahip olan yazınsal
iletişim araçlarıdır. Kısa öykünün üç önemli belirleyici özelliğinin
kısalık, yoğunluk ve birlik olduğunu vurgulayan Miller
ve Slote yoğunluk özelliğinin kısa öyküyü şiire yaklaştıran en önemli
işaret olduğunu belirtmektedirler. Onlara göre, Poe'dan Faulkner'a
kadar kısa öykü yazarları en güzel öykülerin, teknik açıdan romandan
çok şiire yakın düştüğüne inanmışlardır. Gerek lirik şiirde, gerekse
kısa öyküde anlam yoğunluğu, doku zenginliği, biçim sıklığı vardır.
Bir öyküde her satır, her sözcük, her hareket, hatta yapının kendisi
bile ikili bir anlam taşıyabilir. Yazara tanınan küçük alanda pek
çok şey başarılır. (Miller ve Slote, 1964: 509-516)
YÖNTEM
Bu incelemede ele alınan örnekler, 90'lı
yıllarda genç öykücülerden A. Azar, H. Cengiz, H. Ergülen, A. Cengizkan,
B. Günel, T. Günersel, M. İplikçi, Ö. Karabulut, S. Kaygusuz, Küçük
İskender, A. Şenkon, İ. Yalçın ve A. Zeynep tarafından yazılan ve
çoğunluğu 1995-1999 yılları arasında Adam Öykü Dergisinde yayınlanmış
olan 22 öyküden alınmıştır. Ancak burada örnek alınmamalarına karşın
öykülerinde şiirsellik boyutuna önem veren diğer öykü yazarları, J.
Sancak ve M. Yalçın'dan söz etmeden geçmek olanaksızdır. Kendilerine
bu araştırmanın öykü kaynakçasında gönderimde bulunulan öykülerin
tümünün ortak özelliği hepsinin de durum öyküleri olmalarıdır. Diğer
bir deyişle, hiç birinin, giriş-gelişme- sorun- zirve-çözümleme
ve sonuca ulaşma gibi geleneksel izleksel yapıları yoktur. Bu
öyküler yazılmamış ya da yazılamamış olanları, okuyucuya derin yapılarında
bulunan simgesel alt yapılarla sunan sanatsal metinlerdir. Bu alt
yapıların içinde okuyucuların çözmeleri gereken ve onların zihinlerinde
bir dizi sorular oluşturan kimi gizler saklıdır. Adı geçen sanatçılar
bu gizleri okuyucularına aktarırken, öykülerini şiirsellik boyutuna
ulaştırabilmek için kimi yöntemler kullanmaktadırlar. Kimi zaman öykülerinin
tümünde ya da sadece bir bölümünde şiire özgü dil kullanımlarına ve
söz sanatlarına başvurmaktadırlar. Kimi zaman da alışılmamış, sıradışı
ve mantık dışı gibi görülen, ancak aslında uyumlu olan sözcük ve tümceleri
birlikte kullanarak okuyucularını şaşırtmaktadırlar. Sözcüklerinin
büyük bir bölümüne geniş anlamlar yüklemektedirler. Bu araştırmada
Keating ve Levy'nin sözünü ettikleri şiirsellik kıstaslarının kısa
öyküde nasıl ortaya çıktıkları ve kısa öykünün şiirsellik boyutuna
nasıl ulaştırıldığı incelenecektir.
Kısa öyküyü şiirsellik boyutuna getiren
özellikler nelerdir? Bu sorunun yanıtını örneklerle açıklamadan önce,
aşağıdaki konuya açıklık getirmek gerekmektedir:
YAZINSAL BİR METNİ ŞİİR YAPAN ÖZELLİKLER
(ŞİİRSELLİK KISTASLARI)
Keating ve Levy (1991) şiirin, yazın
sanatında, en az sözcükle en yoğun anlamların elde edilebildiği bir
tür olduğunu belirtmektedirler. Şair sürekli olarak, yeni, aykırı,
özgür, özgün ve deneysel ifade biçimlerinin arayışı içindedir. Her
şiirin, düzyazınınkine aykırı düşen, sadece kendine özgü, özel sözcük
dizimi kuralları vardır. (1037) Keating ve Levy okuyucunun yazınsal
bir metni bir şiir olarak yorumlayabilmesine yardımcı olacak bir dizi
kıstastan söz etmektedirler: (1991: 1037-1050)
A. KİŞİ (Persona): Şiirde şairin
hitap ettiği kişi. Bu kişi şairin kendisi, okuyucusu ya da bir başkası
olabilir.
B. KİŞİSEL SES TONU (Tone of voice):
Şairin istediği etkiyi yaratabilmek amacıyla, söyleyim
(diction), dizem, (rhythm) ve sözdizimini çok özgün
bir biçimde kaynaştırması, birleştirmesi.
C. ŞİİRSEL SÖYLEYİM (Poetic diction):
Şairin özenle seçtiği sözcüklerle özgün bir konuşma biçimi yaratması.
Şairin seçtiği sözcüklerin düzanlamlarının ötesine geçerek yananlamlarından
yararlanması.
D. SÖZDİZİMİ (Syntax): Şairin
şiirine özgü doğru sözdizimini bulabilmek amacıyla sözcükleri ve sözcük
öbeklerini yaratıcı bir biçimde dizmesi. (Devrik tümceler)
E. İMGELEME (Imagery): Şairin
okuyucusunu beş duyusunu kullanarak hayal etmesini sağlamak amacıyla,
okuyucusunda duyumsama izlenimleri (sensory impressions) yaratması.
(Görsel imgeleme, işitsel imgeleme vb.)
F. SÖZ SANATLARI (Figures of Speech):
Şairin benzetme, eğretileme, kişileştirme, simgeleme, istihza, ikilem
gibi söz sanatlarına başvurması.
G. SES (Sound): Şairin şiirine
canlılık, hareketlilik ve akıcılık kazandırmak amacıyla, ünlü ve ünsüz
sesleri yinelemesi ya da yansımalı sözcükleri (onomatopoeia) kullanması.
Leech (1985) şiirin bütünlük, belirsizlik
ve zirve gibi sanatsal kavramları içermesi gerektiğini belirtmektedir.
Leech aynı zamanda, şiirde sapma ve önceleme gibi şiirsellik kıstaslarının
önemini şöyle vurgulamaktadır: (45-46)
H. SAPMA (Deviation): Şiir dilinin
en önemli özelliklerinden biridir. Sapma şiir dilinde üç şekilde ortaya
çıkmaktadır:
(a) Sıradışı sözcük birliktelikleri,
olağan dilbilgisi kurallarına aykırı olan tümce yapıları, koşut tümcelerin
yinelenmesi.
(b) Okuyucunun beklentisine ters düşen ve okurken onu şaşırtan dil
kullanımları.
(c) Şiirin izleksel yapısı içinde bir zirve ya da dramatik bir değişikliğin
bulunması.
I. ÖNCELEME (Fronting): Şairin
şiirin içindeki sapmaları öne çıkararak, okuyucusunu kendi hayal gücüne
dayanan bir yorum yapmaya yönlendirmesi ve okuyucunun kendi kendisine
böyle sıradışı bir dilin neden kullanıldığını sormasını sağlaması.
(Görsel önceleme vb.)
Kısaca özetlemek gerekirse, az sözcük
kullanımıyla çok yoğun duygular anlatmayı amaçlayan ve içlerinde kişi,
kişisel ses tonu, şiirsel söyleyim, sıradışı sözdizimi, imgeleme,
söz sanatları, ses yinelemeleri, bütünlük, belirsizlik, zirve, sapma
ve önceleme gibi bir dizi sanatsal kıstaslar barındıran yazınsal
metinlerin şiirsellik boyutuna ulaştıkları varsayılabilir.
Yukarıda sözü edilen şiirsellik kıstaslarının
yazarlar tarafından kısa öykülere nasıl uygulandığı ve bu durumun
öyküyü şiirsellik boyutuna nasıl ulaştırdığını örneklerle tartışmak
yararlı olacaktır.
A. Kısa Öyküde Kişi ve Kişisel Ses
Tonu
Özellikle 1. şahıs tekil kullanımlı anlatım tarzının benimsendiği
öykülerde, şiirsellik kıstaslarından biri olan kişi ve kişisel ses
tonu öykü yazarının ya da öyküdeki başkişinin kendi kişisel ses tonu
olmaktadır.
ÖRNEK 1: Güneşimdin, şarkımdın, aşkımdın...
(İlk yalan söylediğim gündü sana karşı... Hatta not düşmüştüm günceme:
Bir düş mü bu? Yalnızca bir düş mü yoksa?) ... (Terk edileceğim ve
aldatacağı duygusuydu tedirginliğimi bir darbeyle uyandıran. Çiçeklerden,
kedilerden kaçandım çünkü. Çünkü yüzüklerimi yitiriyordum durmaksızın.
Herşey yalnızlığı çağrıştırıyordu çünkü... Çevremdeki tüm insanlar
çok sevgisiz görünüyordu. Tüm ışıltılarını yitirmiş gibi... Bu yüzden
... Bu yüzden) Hayır olmuyor, kahretsin! Kahretsin!
Bir amip gibi hep kendi kendime bölünerek yalnızca... İşte bu yüzden,
siz görüyorsunuz ki, işte bu yüzden yine yarım kalacak öyküm.
(Zeynep Aliye, Labirent Mektup, 1995:107)
Tekrarlanan anahtar sözcüklerin sıkça
kullanıldığı bu bölümde yazar kendine yönelik bir söyleyim ve tartışma
oluşturmaktadır. Hitap ettiği kişi her ne kadar ikinci bir kişi gibi
görünse de aslında kendi kendiyle hesaplaşmaktadır.
Kişisel ses tonu N. Barbarosoğlu'nun
Akşam Sefası adlı öyküsünde şu şekilde görülmektedir: Yazar
öyküsünün birinci bölümünü düzyazı şeklinde, ikinci bölümünü ise diyalog
tarzının denendiği bir şiir şeklinde yazmıştır:
ÖRNEK 2:
Annemin gözleri
Ablamın gözlerinde
Babam
-Yine daldın be kızım
Şurda oturmuşuz güzel güzel
Ablam
-Sen de çok yavaşsın be baba
Bekliyorum, bekliyorum...
Bardağımı doldurmuyorsun.
Babam
-Annenin gözlerinin mavisinden başka
gördüğün ne var bu dünyada kızım be.
Kusura bakma. Uzat bardağını.
Ben
Top oynamayı seviyorum
Top oynamayı seviyorum. (Barbarosoğlu, Akşam Sefası, 1996:112)
Bir bölümünü serbest şiir şeklinde yazdığı
öyküsü Sokaklar, Evler, Pencereler'de Haluk Cengiz'in kişisel
ses tonu ben şeklinde ortaya çıkmaktadır.
ÖRNEK3: Oturur beklerim. Oturur, bakar,
beklerim ve... Az sonra o eşsiz oyun başlar; özensiz tüller, henüz
çekilmemiş perdeler, ışık sızdırmayan dörtgenlerde: Birer ikişer aydınlanır
menekşe, sardunya, fesleğen seraları, konserve kutularında çiçek bahçeleri:
Ateş böcekleri gecede: Gökte yıldızlar...
Pencereler!... Ah, pencereler!...
Sofra telaşında kadınlar, mutfaklarda... Aklı sokakta, oyunda kalmış
çocuklar... Babalarının işten dönüşünü bekleyen ya da "öyleymiş
gibi" yapan genç kızlar: Camgüzelleri...
Kaşık, tabak sesleri; mercimek çorbası, nedense...
Kısacık iplerde açık deniz yelkenleri: Zıbınlar, çocuk çamaşırları...
İri damlalı avizeler, sisli ampuller, mumlar belki...
Sokağa dökülen, sızan konuşmalar; kahkahalar, zar sesleri, şakalaşmalar...
Televizyonun elektrikli ışığı, radyoda haberler...
Oda kapıları, eşikler, merdiven boşlukları, gıcırdayan basamaklar...
Kolonyalar, sirkeyle ıslatılmış tülbentler, alçak sesle dualar, fısıltıyla
konuşmalar, parmak uçları...
Odalara kapanmalar, durup dururken ağlamalar; defterlerin son sayfalarında
gizlice öpülen adlar, oklu kalpler; kilitli anı defterleri, kitaparası
çiçekler: Ev ödevleri...
Altın Pencereli Ev'i arayanlar... Düşleyenler, düş görenler;
düşsüzler ya da ...
Tutmayan uykular, gece nöbetleri... Kurulmayan saatler, koparılmayan
takvim yaprakları...
Tığlar ve danteller... Çeyiz sandıkları, gömme dolaplar, lavanta kokuları...Naftaline
doymuş gelinlikler; naylonlara sığdırılmış takım elbiseler, lacivert...
Konsollar, fotoğraf arşivi, aynalar, taraklar... Sarı, kestane, siyah;
ama mutlaka uzun saçlar... Rujlar, allık ve rimeller...
Kırgınlıklar, suskunluklar, düzeltilmemiş yataklar... Oyuncak ayılarına
daha sıkı sarılan çocuklar...
Kuşkular, küçük sarsıntılar, dönüşsüz yol hazırlıkları; jilet kuruntuları,
uzun depremler...
Yalnızlıklar, kendine şarkı aranan ıslıklar; kapı altlarına, yatak
altlarına bakmalar...Korkular, yeniden yalnızlıklar...
Tortulanan yaşam, biriken zehir... Anı ve hüzün...
Arada küçük mutlu anlar... Belki!... Belki!...(Cengiz, Sokaklar,
Evler, Pencereler, 1997: 104-105)
Tarık Günersel'in Bir Evlenmeme
adlı kısa öyküsünden alınan aşağıdaki bölüm de yukarıdaki örnekte
olduğu gibi düzyazı görünümünde olmasına karşın ardarda dizildikleri
zaman serbest şiir olma özelliğini gösteren tümcelerden oluşmaktadır
ve kişiler üçüncü tekil kişilerdir ve okuyucuya tanıtılmaktadırlar:
ÖRNEK 4: (1) Kadın onsuz yapamayacağına
inandığı adamın onsuz yapamayacağına inandığından, evlenmek istedi.
(2) Onsuz yapamayacağına inandığı adam onsuz yapamayacağını, ama ne
var ki evlenerek de yapamayacağını söyleyince ayrıldı... (3) Adam
onsuz yapamayacağını, onun da onsuz yapamayacağını bildiğini söyledi...
(4) Bir üçüncü kişinin hayalinde, pek olmayacak bir şey oldu: Adam
kadına onsuz ne yapamayacağını sordu. (Günersel, Bir Evlenmeme,
1997:111)
Ali Cengizkan'ın Suç adlı on kısa
bölümden oluşan ve bir çocuğun suç güncesi niteliğinde olan öyküsünde
her bölüm çocuğun işlediği bir suçu şiirsel bir dille anlatmaktadır:
Çocuğun işlediği son suç ve yazarın şiirsel eleştirisi öykünün sonunda
şu şekilde ortaya çıkmaktadır:
ÖRNEK 5: Balık aylarca beslendiği akvaryumdan
yine dışarı çıkarıldığında camların temizleneceğini ummuştu. Daha
doğrusu, ummaya bile fırsat bulduğunu söylemek zor, çünkü çok hızlı
attı süs balığını tavaya.
Kelebek mi? Şu havada uçuşan kanatlı sineğin ne farkı var çocuk'un
yüreğindeki pislikten? Kelebek ve çocuk ancak
romantik çocuk şarkılarında birarada canlı olarak bulunabilirler.
Çocuk şarkıları da kaydıysa artık tabii.
Çocuk: Kelebek: Balık: Köpek: Kedi: Tavuk: Horoz: Serçe: Güvercin:
Kaplumbağa: Ali Cengizkan (Cengizkan,
Suç, 1999: 69)
Toplumsal eleştirinin ön plana çıktığı
bu şiirsel anlatımda hayvanların kişileştirildiği ve yazarın kendi
eleştirel yaklaşımını okuyucusu ile paylaştığı görülmektedir.
B.Şiirsel Söyleyim:
Azar, Yalçın ve Kaygusuz'dan seçilen
örneklere bakıldığında yazarların özenle seçtikleri sözcüklerle özgün
konuşma biçimleri oluşturdukları görülmektedir. Seçtikleri sözcükler
sözlük anlamlarının ötesinde farklı çağrışımlar kazanmış, kavram alanları
genişlemiş sözcüklerdir. Yazarlar seçtikleri sözcüklerin düzanlamlarının
ötesine geçerek onların yananlamlarından yararlanmışlardır:
"Sessizliklerden bir demet
çiçek" (Örnek 6)
"Çiçeklerin suskunluğu" (Örnek 6)
"Sesini yanıma alıp" (Örnek 7)
"Gözlerin yere düşer gibi " (Örnek 8)
"Günleri biriktirip çoğaltmak" (Örnek 9)
"Aşkı sönmüş dudak boyası" (Örnek 10)
Aslında bu sıradışı dil kullanımlarının
yorumu ve çözümlenmesi tümüyle okuyucuya bırakılmaktadır.
ÖRNEK 6: Sessizliklerden bir demet çiçek
yapıp, önümdeki boş toprak kaba koydum. En çok suskunlarını sevdim
çiçeklerin. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar, 1997:74)
ÖRNEK 7: Senin sesini yanıma alıp öyle
ayrılıyordum oysa o küçücük zamanlara sokulu günlerden. (Yalçın, Ölmüş
Bir Devrimciye Mektup, 1998:42)
ÖRNEK 8: Bunu sana aylar sonraki o ilk
görüşmemizde söylediğimde, gözlerin yere düşer gibi oldu birden...
(Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:43)
ÖRNEK 9: ... Seninle geçen günleri biriktirip
çoğaltmak... (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye Mektup, 1998:43)
ÖRNEK 10: Kırmızı çantadan yaldızlı kağıtlar,
ağır çeksin diye büyük bir taş, aşkı sönmüş dudak boyası, naylon çorap,
zımpara kağıdı, çul çaput çıkar. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları,
1998: 131)
C. Sözdizimi
Yazarlar doğru sözdizimini bulabilmek
için sözcükleri ve sözcük öbeklerini yaratıcı bir biçimde dizer. İplikçi,
Kaygusuz, Aliye ve Karabulut'tan seçilen örneklerde sıradışı sözcük
dizimleri ve tümce yapıları görülmektedir.
ÖRNEK 11: (1)Ot bürümüş yolda, sonu belirsiz
o yolun ufkunda beyaz bir kelebek gibi; (2)bir günlük ömrün sefasını,
kozasını parçaladığı anda kafasına koymuş, inatçı, nazik, öfkeli;
(3)bir günlük ömür keyfinde başka hiçbir şey umrunda değil. (4)İyimser
bir bakış açısıyla: Seninle daha iyi arkadaş olabilirdik ama zamanım
yok, dercesine. (İplikçi, Doğum Günün Kutlu Olsun, 1997: 139)
Yukarıdaki örnekte (;) işaretiyle birbirlerinden
ayrılmış olan bölümler şiir dizeleri olabilecek niteliktedirler:
(1) Söz sanatlarından benzetmenin kullanıldığı
bu bölüm sadece sözcük öbeklerinden oluşmuştur (Beyaz bir kelebek
gibi).
(2) Niteleme sıfatı olma özelliğine sahip sözcük öbekleri ardarda
dizilmişlerdir.
(3) Olumsuz tümce.
(4) (:)işaretiyle ayrılmış tümcenin birinci bölümü tümcenin ikinci
bölümünün yüklemini niteleyen zarf grubudur (Devrik tümce).
Sema Kaygusuz Zilşan'ın Ayakları adlı
şiirsel anlatımlı öyküsünün başkişisi Zilşan'ın özelliklerini okuyucuya
herbiri birer dize sayılabilecek paragraflarla tanıtır. Bu paragraflar
birbirlerine koşut sözdizimi yapılarına sahiptirler:
ÖRNEK 12: Yalnızca o çantadan tanıyabilirler
Zilşan'ı... Bazı kızlar çantalarından belli olur.
...
Eteklerinden tanıyabilirler Zilşan'ı... Bazı kızlar eteklerinden belli
olur.
...
Murat'ından tanıyamazlar Zilşan'ı.
...
Zilşan'ı kargalarından tanıyabilirler. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları,
1998: 133)
Kaygusuz'un öyküsünde şiir dizeleri niteliği
taşıyan bu kısa paragraflar, kendilerinden sonra gelen geniş anlatımlı
paragrafların özetleri gibidirler. Ardarda sıralandıkları zaman da
Zilşan'ı okuyucuya tanıtan şiirsel bir bütünlük oluştururlar.
Kimi öykülerde yanyana dizilmelerine
karşın altalta yazılsalardı şiir dizeleri olma özelliğine sahip tümcelerin
kullanıldığı da görülmektedir:
ÖRNEK 13: (1) Öyküm şöyle başlamalı:
(2)Bir gökada bulalım kendimize... (3)Hatta bir kara delik... (4)Yolunu
ikimizden başka kimsenin bilmediği... (5)İsimsiz biri... (6)Uyuşturulmuş
bir günü mor ve koyu kırmızı renkleriyle kışkırtsın... (7)Şivan'ın
kollarında sardırsın... (8)Çılgın... (Z.Aliye, Labirent Mektup,
1995:107)
Öykünün giriş paragrafı olan bu örnek,
kısa, basit (1,2,6,7) ve tamamlanmamış (4) tümcelerden ve ad öbeklerinden(3,5)
oluşmaktadır. Eğer paragrafın 2,3,4. bölümleri düzyazıya uygun olarak
dizilmiş olsalardı 3-4. bölümler 2. tümcenin içinde şu şekilde bulunacaklardı:
[(4) Yolunu ikimizden başka kimsenin bilmediği, (2)bir gökada, [(3)
hatta bir kara delik] (2) bulalım kendimize]. Ayrıca, paragrafın 5.
bölümü ise, 6. ve 7. bölümlerin öznesi olmasına karşın onlardan noktalama
işaretleriyle ayrılmıştır.
ÖRNEK 14: (1) Bu göl bir düş müdür, yosunu
gümüş müdür? (2) Bir ucundan öteki ucuna trenlerle, otobüslerle, özel
arabalarla, kamyonlarla geçilen. (3) Şimdi, rüzgar gibi koşturan kısacık
bir sürede göz kamaştıran göl, (4) somut, diri, kanlı, canlı, kimlikli
bir varlık olarak işte şurada, sağda, yolun altında duruyor. (5) Dibindeki
yosunlardan olmalı, gün batımının da etkisiyle elbette, (6) su koyu
yeşil görünüyor ve içindekileri gizliyor, göstermiyor. (7) Ağaçların
arasında kiremit kırmızısı yapılar. (8) Daha aşağısı görünmüyor. (9)
Yolun solunda kalan yamaçlarda da (10) doğayı kırmızı lekelerle benekleyen
kiremitli çatılar, (11) ak duvarlar ve daha geride yeniyeşil tepeler;
(12) öteki dağlar mı, bir düş ülkesinin vadileri mi, ırmakları mı?
(Günel, Yolculuklara Baharda Çıkılmalı, 1999:18)
Örnek 14'e bakıldığında, öykünün bir
bölümünü oluşturan bu şiirsel düzyazı örneği, birbirlerinden (,),
(;), (.) ve (?) gibi noktalama işaretleriyle ayrılmış 12 bilgi birimciğinden
oluşmaktadır. Bu birimciklerden her biri okuyucuya çevre ile ilgili
ayrı bir bilgi bütünü iletmekte ve bir araya geldiklerinde ise kendi
içinde uyumlu daha geniş bir bilgi bütününü oluşturmaktadırlar. Okuyucu
bu bilgi birimciklerini kolayca ayırdedebilmekte ve eğer düzyazı şeklinde
ardarda değil de altalta yazılmış olsalardı yine serbest yazılmış
bir şiir oluşturacaklarının farkına varabilmektedir.
Kimi öykülerde tümce ya da paragraf içlerinde
anahtar sözcükler yinelenmektedir. Bu sözcüklere sözlük anlamlarının
ötesinde anlamlar yüklendiği için okuyucunun dikkati bu sözcükler
üzerinde odaklanmaktadır. Özellikle şiirsel boyutta, ad, eylem, sıfat
ve belirteç öbekleri gibi klasik tümce kurucularının ötesinde, daha
üst düzeyde bulunan bir odaklama olgusu vardır. Şiirsel metinlerde
bu odak noktalarını oluşturan dil kullanımlarının temellerinde kapsamlı
kavram öbekleri bulunur. Diğer bir deyişle, sözkonusu dil kullanımları
sözlük anlamlarının ötesinde geniş anlamlara sahiptirler. (Langacker,
1996:333-335) Şiirsellikte bu odak noktaları zaman zaman yazar tarafından
simgeselleştirilebilirler:
ÖRNEK 15: "Hayat biraz da
yaşayamadıklarımız çocuklar: Hayat yürümediğiniz yollar, dokunmadığınız
insanlar. Hayat tanışıp aşık olamadıklarınız, uğrunda ölümü
paylaşamadıklarınız... Hayat biraz da bunlar çocuklar. (Karabulut,
Hayat Biraz da Yaşamadıklarınız Çocuklar, 1995: 65)
Yukarıdaki paragrafta, odaklama olgusu,
konunun sürekliliği içinde hayat sözcüğünün tümcelerin tümünde yinelenen
ve vurgulanan bir özne olarak kullanılmaktadır. Dört tümcelik paragraf
boyunca yinelenen bu öznenin tümceler arasında ileriye ve geriye yönelik
olarak ve çapraz ve dikey bir biçimde etkileşimini bir şemayla şu
şekilde açıklamak olasıdır:

Kimi öykülerde anahtar sözcükler ya da
özel adlar simgeselleştirilerek yinelenmektedir. Örneğin öykülerinde
şiirsellik boyutunu önceleyen Ö. Karabulut, sadece dört paragraftan
oluşan MRTA'lar, Martılar Uçun adlı öyküsünde sorguladığı belirli
bir dönemi ve bu dönemin çarpıcı politik olaylarını şiirsel bir bütünlük
içinde okuyucusuna sunabilmek amacıyla şu tümceleri özellikle yinelemektedir:
"97 Nisanı bir daha asla böyle geçmeyecek!"
(Her paragrafın giriş tümcesi olarak
dört kez; ikinci, üçüncü ve dördüncü paragrafların içinde olmak üzere
de üç kez yinelenmektedir.)
"97 Nisanı ve gelecek Nisanlar bir
daha asla böyle geçmeyecek!"
(Her paragrafın sonuç tümcesi olarak
dört kez yinelenmektedir.)
Yazar bu tarihi üçüncü paragrafın içinde
bu kez de farklı bir biçim ve anlamda yeniden sorgulamaktadır:
"Son Rus çarı ikinci Nikolay'a St.
Petersburg'da cenaze töreni düzenleyen Yeltsin için 97 Nisanı fazla
bir şey ifade etmeyebilir." (Karabulut, MRTA'lar, Martılar
Uçun, 1998:60)
Yine aynı yazar Gri Bir Kentin Ortasında
adlı öyküsünde öykü başlığını paragraf başlığı olarak dört kez yinelemektedir.
Öykü dört paragraftan oluşmaktadır. Her paragraf ile sözkonusu başlık
özellikle küçük harfle başlatılmaktadır. Sözkonusu yazarın bu yaklaşımı
öyküye özgün, yaratıcı, deneysel ve görsel bir şiirsel bütünlük katmaktadır.
Özel adların simgeselleştirilerek yinelenmesi
konusuna yine Ö. Karabulut'un , yer yer şiirsel dil kullanımını önceleyerek
toplumu ve belirli bir dönemi sorguladığı ve bu amaçla bir İtalyan
azizine yazdığını varsaydığı mektup görüntüsündeki San Giovanni'ye
Mektuplar adlı öyküsüne değinmekte yarar vardır. Yazar her paragrafını
"San Giovanni" adını kullanarak hitap biçiminde başlatmakta
ve yer yer bu adı özel bir simge olarak okuyucuya aktarmaktadır. Doğal
olarak da bu özgün simgenin anlamını çözme görevi de okuyucuya düşmektedir.
D. İmgeleme
Öykü yazarları okuyucularına beş duyularını
kullanarak hayal etme, çıkarımlarda bulunma ve kendi iç dünyalarındaki
giz ve sorunları çözme olanağı sunmaktadır. Cengiz ve Günersel'den
seçilen örneklerde görmeye ve dokunmaya yönelik imgeler
görülmektedir.
ÖRNEK 16:
(1) Yine geldi, geldi işte... Tam arkamda
şu an biliyorum... Bakıyor; Ne yapsam izliyor beni.
.......
(2) İzleniyorum, evet evet, izleniyorum... Üzerimde
sürekli bir göz; Gözetleniyorum... Anlatılmaz bir huzursuzluk
bu... Korkunç bir işkence...
........
(3) Bir göz o, evet evet, bir göz... Kaşsız, kirpiksiz,
kapaksız bir göz... Başsız, bedensiz bir göz...
........
(4) Her gece gelmeye ve gece boyunca kalmaya da ondan sonra başladı
işte...
........
(5) Sandığımdan erken batıyor güneş; Gün, bildiğimden çabuk tükeniyor;
Akşam, çöküveriyor koca kentin üzerine o uzun karanlık geceliğiyle;
Korkuyorum, çok korkuyorum...
.......
(6) Çaresizlikle eve dönüyorum. Yorgunum, perişanım; Çıldıracağımdan
korkuyorum....
.......
(7) İşte, tam karşımda yine... Bakıyor; duygularımı, düşüncelerimi
görmeğe çalışıyor... (Cengiz, Argos, 1996: 105-109)
Cengiz, öykü içinde birer dize olarak
kabul edilebilecek nitelikte çok kısa paragrafları belirli aralıklarla
kullanarak bir dizi eylem sözcüğüyle sıralı bir imgeleme olgusu oluşturmakta,
öyküde şiirsel bir bütünlük sağlamaktadır. (Göz: bakıyor, izliyor,
izleniyorum, gözetleniyorum, kalmaya başladı, korkuyorum, dönüyorum,
yorgunum, bakıyor, görmeye çalışıyor.) Böylelikle de, yine şiirsel
boyuta sahip ancak daha geniş anlatımlı diğer paragraflar arasındaki
bu kısa paragraflar ayıklanıp peşpeşe dizildiklerinde kendi içinde
ayrı bir bütünlük taşıyan, başlıbaşına bir şiir ortaya çıkmaktadır.
Bu özgün durumun nedenlerini şöyle sıralamak olasıdır:
1. Sözkonusu paragraflar kısa ve devrik
tümcelerden (1,2,5,6,7) ya da sözcük öbeklerinden oluşmaktadır (2).
2. Ardarda okunduğu zaman kendi aralarında anlamsal bir bütünlük taşımaktadırlar.
3. Aynı zamanda da öykünün diğer paragrafları arasında onları dilsel
olarak birbirlerine bağlayan katmanlar olarak görev yaymaktadırlar.
4. Noktalama işaretleri (...) sıklıkla kullanılmaktadır.
5. Yinelenen ve simgeselleştirilen bir anahtar sözcük vardır (Göz).
6. Söz sanatlarından kişileştirme (göz ve gece
sözcükleri kişileştirilmektedir: 4,5 ve 6) ile eğretileme (uzun karanlık
gecelik: 6) görülmektedir.
ÖRNEK 17: Öyle yanyana oturduk, belki
yarım saat; yumuşak, sıcak dokunuşlarla masum keşifler yaptık.
Gitti. Çocukları okuldan dönüyordu.
Gergin bir tül sabah ışığı
İki uzak ılıklığı kuşatan. (Günersel, Tül, 1999:67)
Yukarıdaki örnekte tül/sabah ışığı
eğretilemeleri kullanılarak okuyucuda bir görsel imge oluşturulurken,
ılıklık sözcüğü ile dokunmaya yönelik bir tensel imge yaratılmaktadır
okuyucunun zihninde.
E.Söz Sanatları (Eğretileme ve Kişileştirme)
Söz sanatlarının benzetme, eğretileme
ve kişileştirme ön plana çıkmaktadır bu tür öykülerde. Z. Aliye, Kaygusuz,
Azar ve Günersel'den seçilen örneklerde de görüldüğü üzere eğretileme
ve kişileştirme birlikte kullanılmaktadırlar:
| -
Çığlık atan sözcükler > |
inleyen
gecekondu |
(Örnek
18)
|
| -
Kör halanın cesedi > |
Dilek
ağacı |
(Örnek
19)
|
| -
Öykü > |
İntihar
eden kişi |
(Örnek
20)
|
| -
Taç yaprağı > |
Geçmişi
kollayan |
(Örnek
21)
|
| -
Çiçek >> |
İnsan cesedi |
(Örnek
21)
|
| -
Teneke dam > |
Ağlayan
kişi |
(Örnek
22)
|
| -
Damla > |
Hüzün
toplayanv |
(Örnek
22)
|
| -
Halı > |
İnsan
yanağı |
(Örnek
22)
|
| -
Eller > |
Düet
yapanlar |
(Örnek
23)
|
ÖRNEK 18: Hep yinelenerek, altıncı kez,
sözcükler artık tam bir çığlığa, yalvarmaya, yıkılan bir gecekondunun
inlemesine dönüştüğünde (Z. Aliye, Labirent mektup, 1995:105)
ÖRNEK 19: Çenesini ayaklarını çaputlarla
bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık (Kaygusuz,
Zilşan'ın Ayakları, 1998: 133)
ÖRNEK 20: İşte bu yüzden yine yarım kalacak
öyküm... Var olmayacak... Derin denizlere atamayacak kendini... Sunak
taşınıza yatıramayacağım yeni bir kurban daha; daha öncekilerde olduğu
gibi... (Z. Aliye, Labirent mektup, 1995:107)
ÖRNEK 21: Kitaplıktan öylesine çekilen
bir kitabın içinden düşen, düşmesiyle birlikte yerde sayısız parçalara
bölünen, parmak uçlarında dağılıp hepten yok oluveren bir taç yaprağının
geçmişi kollayan yüzünde apansız anımsanan bir "şey": O
bana çiçek cesetleri gösteren bir kızdı. (Azar, Bir Düş İçin Altyazılar,
1997:73)
ÖRNEK 22: Takır takır bir ağlama sesi
yayılır teneke damdan... Çatıdan akan küçük bir damla, gökyüzünden
topladığı hüznün ağırlığıyla döne döne halının yanağına düşer. (Kaygusuz,
Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)
ÖRNEK 23: Sağ elimle sol elimin düeti.
Sonra kalp atışlarımızın. (Günersel, Tül, 1999:67)
Aşağıdaki örnekte ise sadece eğretileme
görülmekte, tümceler yukarıdaki örneklerde olduğu gibi şiir dizeleri
olma özelliği taşımaktadırlar:
ÖRNEK 24: Ben papaz, sen rahibe,
bizdik kilise. Sen rahibe olmayan rahibeye günah çıkartır,
itiraflarda bulunurdum. Yataklarımızda, kollarımızda acıyla, hazla
yırtılırken dünya, ben papaz olmayan papaz kabarırdım, günah dosyam
kabarırdı. (Karabulut, Silvia'yı Sevmek, 1999: 51)
F.Ses
Daha ziyade ses yinelemeleri olarak ortaya
çıkan bu olgu öyküye bir canlılık, hareketlilik, akıcılık ve ahenk
kazandırmaktadır. Özellikle Ö. Karabulut'un Self-Terapi Zamanları
adlı öyküsünde göze çarpan bu özellik ünlü ve ünsüz seslerin yinelenmesi
biçiminde görülmektedir. /a/, /y/ ve /s/ sesleri, sözkonusu öyküde
sözcük başlarında sıklıkla kullanılmaktadır. Yazar dört paragraftan
oluşan öyküsünün her paragrafını /a/ ünlüsüyle başlayan bir sözcükle
başlatıp, yine /a/ ünlüsüyle başlayan bir başka sözcükle bitirmektedir:
ÖRNEK 25:
Adına Adem diyelim, ya da Havva...
Aseksüelsin. (1. paragraf)
Adımına buz üstünde yürüyüş diyelim, ya da zincirlerin birer
birer kırılması... Asosyalsin.(2. paragraf)
Aradığına bir tatlı huzur diyelim, ya da kapalı bir kapının
sihirli anahtarı... Apolitiksin. (3. paragraf)
Ah mevsim mevsim miydi... (4. paragraf)
ÖRNEK 26: Yorgunlukları silip
atıyor gökyüzüne kanat çırpan martılar, sınırın dışındasın,
varlığını dibe sürükleyen sınırın dışında... tutsaklığın
yok. İşin çaresizliğin, yoksulluğun, umutsuzluğun.
Asosyalsin. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları,
1998:90)
ÖRNEK 27: Sefalet, sefahat.
O büyük kaos. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:90)
ÖRNEK 28: Ah mevsim mevsim
miydi, kent kent miydi, sokak sokak mıydı... Sen
sen miydin... Her şey sütliman. Sessizlik
var. Dinginlik. Derinlik. Özgürlük. Bir de seni bekleyen sen
var, evde, bırak beklesin, bırak ruhun hafilesin. (Karabulut,
Self-Terapi Zamanları, 1998:91)
417 sözcükten oluşan 4 paragraflık öyküde
yer yer ardarda olmak üzere 33 kez yinelenen yok sözcüğü, onunla
birlikte kullanılan ve /y/ ünsüzünü içeren bir dizi diğer sözcük öbekleştikleri
zaman öyküye şiirsel bir dinamizm katmaktadırlar:
ÖRNEK 29: ...Issız bir ovayı boydan boya
geçiyorsun. Bıyık yok. Sakal yok, saçlar yok.
Zihnini boşaltıyorsun. (Karabulut, Self-Terapi Zamanları, 1998:89)
ÖRNEK 30: Yolun yok, yoldaşın
yok, yönelimlerin yok. (Karabulut, Self-Terapi
Zamanları, 1998:89)
ÖRNEK 31: Yabancılık yok.
Hüzün yok. Alkol yok. Tütün yok. Öfke yok.
Hırs yok. Nefret yok. Yalan yok. Tuzak
yok. Çürüme yok. Sansür yok. Teselli yok.
Yokluk yok. Yok yok. (Karabulut, Self-Terapi
Zamanları, 1998:91)
G. Sapma
Öykülerde sıradışı sözcük birliktelikleri,
olağan dilbilgisi kurallarına aykırı olan tümce yapıları ve koşut
tümcelerin yinelenmesi şeklinde ortaya çıkan bu durum, birbirleriyle
anlam açısından uyumsuzmuş gibi görünen söz birliktelikleri, mantık
dışıymış gibi algılanabilen, ancak yanyana kullanıldıkları zaman birbirlerini
tamamlayan ve kavram alanları genişleyen dil kullanımları olarak da
adlandırılabilir. Azar ve Yalçın'ın öykülerinden alınan örneklerde
bu durum şu şekilde görülmektedir:
ÖRNEK 32: Daha yukarılara inmeliydik,
ardından daha aşağılara çıkmalıydık. (Azar, Bir Düş İçin
Altyazılar, 1997:74)
ÖRNEK 33: Dışar'sı uğultuluydu. Çiçek
bağırıyordu çingene kadınlar. Yaşamak uğultuluydu. (Azar, Bir
Düş İçin Altyazılar, 1997:74)
ÖRNEK 34: Seninle olduğum, seni kendimde
sakladığım o ıssız baharla yazı bir çiçek toplar gibi topluyorum şimdi
içimin uzaklarından. Bütün yapabildiğim bu. Bütün yapabildiğim
birbirinden güzel yoksulluklarla, hüzünlerle beslediğimiz o
günlere sımsıkı sarılmak ve bırakmak. (Yalçın, Ölmüş Bir Devrimciye
Mektup, 1998:41)
ÖRNEK 35: ... O akşamüstü, uzun saçlarının
gürültüsüyleydim hala ben ve hala sesinin ve yüzünün gölgesiydi
içime düşen sanki. (Yalçın, Ölmüş bir Devrimciye Mektup, 1998:41)
ÖRNEK 36: Mutluluktan var mı yok mu seni
anlatmaktan yorulduğumu görenler düşlerden, sanrılardan yaralandığını
söylercesine neden gülümsüyorlardı öyle yüzlerinin içiyle.
(Yalçın, Ölmüş bir Devrimciye Mektup, 1998:43)
Görüldüğü üzere yukarı inmek, aşağı
çıkmak, çiçek bağırmak, içimin uzakları, birbirinden güzel yoksulluklar,
uzun saçların gürültüsü, yüzlerinin içleriyle gülümsemek gibi
dil kullanımları ilk bakışta mantık dışı olarak algılanmaktaysa da
bu birlikteliklerin farklı çağrışımlarını ve kavram alanlarını okuyucuların
kendi çıkarımlarıyla keşfedip çözmeleri gerekmektedir. Aslında bu
durum öyküye şiirsellik boyutu katan bir etkendir.
Küçük İskender'in uyuşturucu bağımlısı
başkişisinin arkadaşını nasıl öldürerek yediğini anlattığı ve günce
biçiminde yazdığı Atımı Getirin Uzaklara Gitmek İstiyorum adlı
öyküsünün düzyazı görünümünde olan giriş bölümünün ardından gelen
ve yine serbest şiir biçiminde yazılmış olan 12 kısa bölümün her biri,
okuyucunun beklentisine ters düşen, okurken onu şaşırtarak şok eden
ve yer yer tabu sayılabilecek olan dil kullanımları ve sahnelere sahiptir.
Özellikle üçüncü bölüm, öykünün izleksel yapısı içinde çarpıcı, dramatik
ve ani bir değişiklik içermektedir: Okuyucunun hiç beklemediği anda
işlenen cinayet, işleniş biçimi ve yamyamlık olgusu. İşte tüm bunlar
şiirsel bir anlatımla birleşince, şiirselliğin belki de en önemli
kıstası olan sapmayı oluşturmaktadırlar:
ÖRNEK 37:
5 Ekim
ÖLÜLER de düzer.
Kahvaltı'da biraz ölü yemeliyim.
Ferhat?!
Eczacı epilasyon aletini alırken yüzüme tuhaf tuhaf bakmıştı.
'Kız arkadaşım için' demek zorunda kalmıştım.
Ferhat'ın bedenini temizlemem bir gün sürdü.
Küvette eklem bağlarını kestim.
Kol ve bacak uzuvlarını ayırmak kolaydı.
..........
8 Ekim
ODANIN ortasında muşamba serili.
Muşambanın ortasında başsız, kolsuz, bacaksız bir gövde.
Karşısında oturuyorum.
Zavallı sevgilim! Senin yerinde olmayı ne çok arzulardım.
........
(Küçük İskender, Atımı Getirin......, 1998: 106)
H. Önceleme
Yazarın öykü içindeki sapmaları öne çıkararak
okuyucusunu kendi hayal gücüne dayanan bir yorum getirme olanağı veren
yazarlar arasında İplikçi, Ergülen, Şenkon ve Kaygusuz'u saymak olasıdır.
ÖRNEK 38:
Carla sarı bir elbise gördü. SARI ELBİSELİ
CARLA OLMAK için biraz çaba gerekecek.
İNGİLİZ - BURALI-ŞİMDİ
Bulmaca büyümeden, çabalar özverileri zorlamadan çabucak tebdil'i
kıyafet.
Carla evini özlüyor: Ben evet.
İNGİLİZ
BURALI
ŞİMDİ
BULMACA büyüyor
sarı elbiseli carla olmayı herkes istiyor
İngiltere'de yağmurlar yağıyor.
Meydanlarda turistler, Picadilly turist kaynıyor, dükkanlar ardına
kadar açık kalıyor. İtalya şimdi ne kadar sıcaktır.
"İtalya şimdi sıcaktır", diyor Carla.
SOLDAN SAĞA: İngiltere'de yaşayan kişi
Oturduğu yeri mesken edinmiş kişi
YANITLAR : Carla
Meskenci
geçmişe programlanamadığı için gelecek de olmadı
Carla kaybedecek.
(Bir gün bir arkadaşıyla, pazar tatilinde arka sokaklarda açık bir
dükkana girdiği sanılan Carla Bianchi 1950'lerden kalma sarı tüllü
bir elbiseyle gözden kaybolmuştur.)
Carla'nın yanıtları, soruları gibi yalnızca kendine kalıyor. (İplikçi,
Sarı Elbise Peşinde, 1996:134)
Doğan Aksan (1995) Şiir Dili ve Türk
Şiir Dili adlı kitabında kimi şiirlerde değişik dize bölünmeleri
olabildiğini belirtmekte ve şunları yazmaktadır:
"Yeni Türk şiirinde... görsel şiir
örneklerine yaklaşan, en azından, şiirin anlam yönünün, konusunu bir
takım görsel öğelerle destekleyen örneklerle de zaman zaman karşılaşıyoruz."
(Aksan, 1995:245)
Aksan'ın sözünü ettiği ve biçim öğesinden yararlanan bu tür şiirsel
anlatım konusunu Özünlü "görsel öncelemeleri içeren şiir yazımı"
ya da "görsel şiir türü" olarak nitelemektedir. (Özünlü,
1977:77) İşte İplikçi ve kimi öykücüler bu tür anlatımı, yukarıdaki
örnekte görüldüğü üzere kullanarak öykülerini şiirsel boyuta getirmişlerdir.
Kaygusuz'un Zilşan'ın Ayakları adlı
öyküsünden alınan aşağıdaki örnek yine öyküde görsel öncelemenin öne
çıktığı şiirsel bir bölüm olarak kabul edilebilir:
ÖRNEK 39: Onun mahallesinde evden ölü
çıkmadan önce, evlerin üstüne kargalar üşüşür. Kargalar ölünün ruhunu
yanlarına takıp çirkin çığlıklarıyla ışıklı bahçelere uçarlar. Kargaların
çok yükseklerde gezmeyip insanların arasında kanatlanmaları bu yüzdendir.
Herkesin kargası öteki pencereden bakışan komşu kadar tanıdıktır.
Bu mahallenin kendi ölümleri de öyle. Zilşan, erken ölümler, bulaşıcı
hastalıklar, heyelanlar, seller kadar kanıksamıştır kargaları. Kargalar,
siyah bir bulut olup damın üstüne çökerken; Zilşan'ın halası, ciğerlerindeki
son tövbeyi üfleyerek, son besmelesini çeker.
Kargalar çatıdaki tenekeleri çın çın
didikler. Hala tahta iskemleleri fırçalayarak temizleyen, beyaz tülbentli
bir gelinken, öteki köylere nam salmıştı titizliğiyle.
Kargalar leş yiyen obur kargalar... Onun
koynuna giren erkek, gül bahçesinin kokusuyla uyanmıştı. Onun diktiği
domates fidanından Hızır'ın bereketi yağmıştı.
Kara bir yazgının çirkin kuşları kargalar.
Onun toprağını sattırıp şehre götürdüklerinde bir çifteyle uyumuştu
sabahlara kadar. Susuzlukla pisliğe alıştığında, köyde bıraktığı aklını
bir daha hiç çağırmamıştı.
Şarkı söylemeyen çocukların, bed sesli çığlıkları kargalar.
Gün geçtikçe perdelenmişti gözleri, tırnağını
göremeyecek kadar körleşmişti. Bu yüzden biraz ileride duran dev alış
veriş merkezini hiçbir zaman farkedememişti. O dev mezar taşını hiç
görmemişti.
Kargalar, hantal kanatlarıyla uçar gider.
Halanın canı çıkar, hep gülümseyen yüzü
donup kalır. Biraz aklı kıt olduğundandır mutlu hali. Çenesini, ayaklarını
çaputlarla bağlarlar. Zilşan'ın kör halası, bir dilek ağacıdır artık.
Yağmur mil gibi yağar dışarıda. Evler ıslak bir köpek gibi kendini
silkeler. Sallanırlar. Takır takır bir ağlama sesi yayılır teneke
damdan. (Kaygusuz, Zilşan'ın Ayakları, 1998:133)
SONUÇ
Kısa öykülerin içeriksel ve nesnel ölçülerinin
küçük boyutlara sahip olması ve yazarların okuyucu üzerinde sanatsal
bir etki yaratmayı amaçlamaları, kullanılan dilin de yoğun ve sanatsal
olmasına neden olmaktadır. İşte bu özellikler, kısa öyküleri, "doku
zenginliği" ve "biçim sıklığı"na sahip, zaman zaman
şiirsellik kıstasları içeren sanatsal metinler haline getirmektedir.
Yaşamlardaki anların ya da durumların saptanarak anlatılması olarak
da tanımlanabilen kısa öykü, yoğun söz sanatlarını kapsayan dil kullanımlarına
sahip olması, dar bir alanda özenle seçilmiş az sayıdaki sözcük aracılığıyla
derin yapısında içiçe genişleyen çoğul anlamlar içermesi gibi nedenlerle,
çoğunlukla, şiirsel düzyazılar olarak da algılanabilmektedir. İster
geleneksel olsun ister bu incelemenin konusunu oluşturan çağdaş durum
öyküleri olsun, kısa öykülerin tümünün de derin yapılarında okuyucuların
çözmeleri gereken ve onların zihinlerinde bir dizi sorular oluşturan
kimi gizler saklıdır. Kısa öykülerine şiirsellik boyutu katan sanatçılar
sözkonusu gizleri okuyucularına aktarabilmek ve onlarla yazınsal ve
şiirsel iletişimi gerçekleştirebilmek için kimi yöntemler kullanmaktadırlar.
Burada öyküde şiirsellik boyutu oluşturan ya da şiirsel öyküler olarak
belirli bir çizgi oluşturabilecek olan kısa öykülerin ortak özelliklerini
kısaca şöyle özetlemek olasıdır: