| |
1- Öykünün doğası ve yaşamdaki yeri:
Öykünün aslında bir tür kurmaca düş
olduğunu düşünmek olasıdır. İnsanın gündelik yaşamdaki düşünce biçimi
öyküseldir. Geleneksel bakış açısı, insanın gündelik yaşamdaki olaylar
üzerine akıl yürütmesinin ve düşünme biçiminin yazınsallıkla, hele
öyküsellikle uzaktan yakından hiç mi hiç ilgili olmadığını savunur.
Yine aynı geleneksel bakış açısına göre, kişinin yazınsal olma kaygısıyla
akıl yürütmesi ve düşündüklerini yazıya dökmesi, o kişinin kendi seçimine,
becerisine ve doğuştan beraberinde getirdiği kimi özelliklere bağlıdır.
Oysa, sanılanın aksine, insanın gündelik düşünce biçimleri ve davranışları
ile yazınsal düşünce tarzı ve öyküler, daha da ötesi, öyküleştirme
olgusu birbirleriyle çok yakından ilgilidirler. Bunun nedeni belki
de şöyle açıklanabilir: Kurduğu gündelik düşleri öykü halinde biçimlendirmek,
insandaki düşünme gücünün en temel aracıdır. Çünkü insanın rasyonal
kapasitesinin temelinde, düşlerini ve düşüncelerini öykü haline
getirmek, yaşam deneyimlerini, bilgilerini ve düşüncelerini öyküler
biçiminde düzenlemek ve bunları da kimi zaman başkalarına aktarmak
yatmaktadır. İnsan oluşturduğu bu tür öyküler sayesinde geleceği önceden
tahmin edebilmeyi ve yaşantısını bu tahminlere göre planlamayı amaçlamaktadır
kendince. İşte bu olgu, belki de, gündelik yaşamda öykü biçiminde
düşler kurmak olarak da adlandırılabilir. Söz konusu olgu, hemen
hemen her insanın sahip olduğu, kabul edilmesi zor görünse bile, aslında
yazınsal olan bir tür yetidir. Yine bu nedenlerden dolayı,
denilebilir ki, insanın gündelik ve sıradan görünen tüm düşünce biçimleri
aslında sadece öyküseldir. İster yazıya dökülmüş yazınsal bir öykü
olsun, ister de yukarıda sözü edilen türden, sadece öykü biçiminde
düzenlenmiş sıradan ve gündelik bir düş kurma olsun, o öyküyü okumak,
anlamak, dinlemek ya da aktarmak bir başka öyküyü anlamayı ve çözümlemeyi
kolaylaştırır. İşte bu sayede, düşlerini, bilgilerini, geleceğe yönelik
planlarını öykü biçiminde düzenleyen kişi, insan ilişkilerini, kendisininkinden
farklı yaşam biçimlerini, kendisininkine uymayan bakış açılarını ve
değişik birikimleri anlayabilir ve yorumlayabilir. (Turner, 1996:40)
Kısaca özetlemek gerekirse, kendi gündelik öykülerimizi oluşturup
onları yorumlayabiliriz. Düşlerimizi, gelecekle ilgili planlarımızdaki
yaratıcılığımızı, olaylar üzerine mantık yürütmelerimizi ve belki
de serüvenlerimizi öyküleştirmeyi gündelik yaşantımızda sıklıkla kullanırız.
Dolayısıyla, denilebilir ki, yazınsal olduğu varsayılan bir düşünce
biçimi olan öyküselleştirme, gündelik yaşantımızda önemli bir yer
tutmaktadır. Yine denilebilir ki, geleneksel bir görüşe göre sadece
sanatsal ya da yazınsal bir düşünce biçimi olarak benimsenen öykü,
gündelik düşünce biçimimizi şekillendirebilmekte; ve belki de öyküselleştirme
olgusu, yaşam deneyimlerimizin ve bilgilerimizin aktarılmasının temelinde
yatan kurallardan biri olarak ortaya çıkarak, gündelik yaşam biçimimizi
anlamlı hale getirebilmektedir.
2- Öykünün doğası ve Yaşamın Öyküdeki yeri:
Öyküler popüler kültürde kalıcı etkiler yaratan yazılı bir sanatsal
iletişim ortamlarıdır.
Öyküler, kalıplaşmış, sıradanlaşmış yaşam çerçevelerine sıkıştırılmış;
bu çerçevelerde yaşamlarını sürdürmeğe alıştırılmış; bildiklerinden
şaşmamağa koşullandırılmış; düşünce tarzlarını, yaşam biçimlerini
değiştirmekten korkan; farklı bedensel deneyimlerin bilincine varmaktan
ürken; kendilerinden farklı gördükleri insanları dışlayan ve acımasızca
eleştirmekten çekinmeyen; bu insanlara yaklaşırken bile dehşete kapılan
okuyucularına, kendilerininkinden farklı düşünce tarzlarının, bilgi
türlerinin, bakış açılarının, düşlerin, davranış biçimlerinin, insan
ilişkilerinin ve duyguların var olduğunu hatırlatan; onlara alternatif
belki de sıradışı yaşamlar sunan sanatsal ortamlardır. Öyküler kimi
zaman okuyucularını güldürmeyi, düşündürmeyi, kimi zaman da düşlere
ve serüvenlere sürüklemeyi amaçlamaktadırlar. Öykü yazarı öykünün
tüm bu işlevlerini oluştururken de her insanın sahip olduğu gündelik
yaşamı öyküselleştirme yetisinden yararlanır. Bu durumun sanatsal
bir yazın türü olan oyküye yansımasını söyle örneklendirmek olası:
A- Düş gücüne dayandırılan abartılı bir dil kullanımıyla adeta
karikatürize ederek kimi İnsan tiplerini, toplum içindeki ilişkilerini
ve olayları sevecenlikle anlatan gülmece öyküler
ÖRNEK: Aziz Nesin
(1961) "Çapkın Hikaye", Yedek Parça, İstanbul
: Cem Yayın Evi, ss: 21-26
Özcan Karabulut "Koridorda Topuk Sesleri", Belki de
Kaybeden Zaman, İstanbul: Can Yayınları, ss: 65-75
B- Çeşitli insanca duyguları yaşam tarzlarını belki de kimi okuyuculara
sıradışı gibi görünebilecek çok farklı boyutlarıyla irdeleyen öyküler
ÖRNEK: Özcan Karabulut
(2000) "Ariélle Adında Biri", Aşkın Halleri,
İstanbul: Can Yayınları, ss: 35-52
C- Çeşitli insan tiplerini, ilişkilerini ve toplumsal olayları
kültürel ve yöresel boyutlarıyla ele alarak ve adeta inceleyerek okuyucuya
tanıtan öyküler
ÖRNEK : Cemil Kavukçu
(1997)"Aslangöz", Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak,
İstanbul: Can Yayınları, ss: 9-14
D- Benimsediği belirli bir ideolojiyi tartışan ve bu ideolojiden
etkilenen insan tiplerini ve olayları anlatan öyküler
ÖRNEK: İnci Aral
(1982)"Ağda Zamanı", Ağda Zamanı, İstanbul:
Kaynak Yayınları, ss: 22-32
İnci Aral (2000) "Gölgede
40 derece", İstanbul: Can Yayınları (Toplumda kadının konumu)
Özcan Karabulut (1998) "Mrta'lar, Martılar Uçun!", Belki
de Kaybeden Zaman, ss: 59-63
3- Öyküde Eğretileme Olgusu ve Toplumsal Boyut
Öykü bir anlatı biçimidir. Anlatı
nedir? Burada anlatıya kısaca değinmek ve onu tanımlamak yerinde olacaktır
: (Coste, 1998 : 13-14)
1- Anlatı evrenseldir ve gerçek ya da kurmaca olayların temsilcisidir.
Kimi zaman da simgeseldir.
2- Anlatıda zaman dilimi ya da sıralı zaman dilimleri vardır.
3- Anlatıda en az iki tane gerçek ya da kurmaca olaya yer verilir
4- Anlatı, dış dünyada gerçekleşen olgulardan daha sonra ortaya çıkar.
Diğer bir deyişle anlatı geçmiş zamanla ilgilidir. Anlatı geçmişin
aynadaki yansıması değil, geçmişi temsil eden bir olgudur.
5- Anlatı yazılı ya da sözlü olarak iletilir.
6- Anlatı anlatıöncesi deneyimin anlamıdır.
Görüldüğü üzere öyküde anlatı-temsil
etmek-simgesellik-zaman dilimi-olay-hareket-geçmiş zaman-yazılı ve
sözlü anlatım-anlam gibi kavramların varlığı önem taşımaktadır.
Öyküde, özellikle, hareket etme olgusu sözkonusu olduğu zaman,
tüm bu kavramlara bağlı olarak da iki tür öykünün varlığı ortaya çıkmaktadır:
(Friedman, 1988 : 159)
1- Statik hareketleri içeren statik
öyküler (Daha kısa öyküler)
Bu tür öyküde başkişi tek ve belirli bir durum içinde bulunur ve
yazar okuyucusuna bu durumun hangi nedenlerin sonucunda ortaya çıktığını
anlatır.
2- Dinamik hareketleri içeren dinamik öyküler (Daha uzun öyküler)
Bu tür öyküde başkişi birden fazla durumun içinden geçer. Çünkü,
dinamik hareketler, gerek gerçek yaşam içinde, gerekse öyküde temsil
edilen kurmaca yaşam biçiminde başkişinin düşünce ve duygularının
değişime uğratır. Dinamik hareketler, statik hareketlerden daha
uzun sürede oluşurlar ve gelecek zamanda kendilerinden sonra oluşacak
başka hareketleri belirlerler.
Burada öykü metninin içinde yer alan
kimi sözsanatlarından sözetmek yerinde olacaktır. İşevi bir bireyi,
olguyu, olayı, nesneyi ya da kavramı bir diğerinin yerine koymak olan
bu söz sanatlarını şöyle sıralamak olası :
Kişileştirme : Yazarın bir nesne, olay, olgu ya da hayvana
insansı ozellikler vererek onu bir diğerinin yerine koyması
Benzetme : Yazarın, gibi, ...e benzeyen sözcüklerini
kullanarak bir olay, olgu, nesne ya da kişiyi bir diğerine benzeterek
onun yerine koyması
Simgeleme : Yazarın özgün olarak seçtiği bir sözcüğü
bir kavram, kişi, olay ya da olguyu simgelemek için kullanması
Eğretileme : Yazarın, gibi, ...e benzeyen sözcüklerini
kullanmaksızın bir olay, olgu ya da kişiyi bir diğerine benzeterek
onun yerine koyması
Görüldüğü üzere, öykü içinde bir olguyu
bir diğerinin yerine koyma süreci, dört farklı biçimde olan dört ayrı
söz sanatı olarak ortaya çıkabilmektedir. Ancak, bu söz sanatlarından
sadece bir tanesi, eğretileme, öyküde iki ayrı biçimde önem
taşımaktadır: (1) Eğretileme öykü metninin dil kullanımı içinde
bulunan bir söz sanatı olarak görülür, (2) Öykünün kendisi
bir eğretileme örneği olabilmektedir.
Öykünün bir söz sanatı olan eğretileme
olgusu ile ilişkisini üç açıdan ele almak olasıdır :
A- Öykünün temelinde yatan "anlamlandırma
/ anlam yükleme " olguları ve mitler : Öykünün temelinde
"anlamlandırma" ya da "anlam yükleme" diyebileceğimiz
psikolojik bir olgu ile, bu olgunun sonucunda ortaya çıkan mitler
yatmaktadır. İnsanoğlu ruhsal durumunu kendine özgü kişisel anlamlar
geliştirerek oluşturur. Daha sonra ise bu anlamları dış dünya gerçeklerine
(toplum, bireyler, olaylar, olgular, nesneler, kavramlar ve ilişkiler)
yansıtır, ve onlarla özdeşleştirir. Sonuç olarak da dış dünyaya yansıttığı
bu öznel anlamlandırmaları, onların dış dünyanın nesnel gerçeklikleri
olduğunu varsayarak yanıtlar ya da daha sonra onlara yeniden farklı
anlamlar yükler. Sözkonusu durum, varoluşundan beri insanoğlunda varolan
psikolojik bir süreçtir ve insanlığın doğuşundan bu yana mitlerin
doğuşunu etkilemiştir.
B- Sözbilimsel (retorik) süreç içinde
bir eğretileme olarak ortaya çıkan öykü : sözbilimsel süreç içinde,
diğer bir deyişle, yazılı/sözlü dil kullanımı aracılığıyla aktarılan
öyküde, dış dünya gerçekleri (toplum, bireyler, olgular, olaylar,
ilişkiler, nesneler, kavramlar) sanatsal dil kullanımları aracılığıyla
temsil edilirler. Öyküdeki bu temsil etme / edilme sürecinin
sonucunda, dil kullanımına dayanan estetik ve dizgesel
bir bir model ortaya çıkar. Yazar ile okuyucusu arasında sanatsal
bir iletişim ortamı oluşturan bu model, kurgu-izlek-başkişi-karşıt
kişiler-olaylar-zirve ve sonuçtan ibarettir. Modelini oluştururken,
yazarın gerçekleştirmesi gereken ve birbirlerine karşıtmış gibi görünen
iki ayrı olgu vardır :
(a) Sanatsal ve estetik olma gerekliliği
(b) Gerçeklere uygun olma gerekliliği
Kısa olması nedeniyle öykü metnini oluşturan
dil kullanımlarının doğal ve gerçeğe birebir uygun olmaktan ziyade
estetik ve sanatsal olmaya yatkın oldukları görülmektedir. Örneğin,
bir öykü kişisi öyküde gerçeklere uygun davranıyor görünse bile, metnin
kısa olması, az sözcük kullanımı aracılığı ile geniş anlamlara ulaşma
gerekliliği nedenleriyle, o öykü kişisinin toplumda
kendisine benzeyen gerçek bir bireyi olduğu gibi temsil etmesi mümkün
olamamaktadır. Çünkü, öykü kişisi, romandaki kişi gibi uzun sayılabilecek
bir zaman dilimi boyunca ayrıntılı bir gelişme göstermemekte ya da
ayrıntılı ve karmaşık bir değişikliğe uğramamaktadır. Yazar öykü kişisiyle
ilgili ayrıntılı fiziksel ve ruhsal betimlemeler sunmamaktadır okuyucusuna.
Öyküde kişinin
yaşamının belki de sadece tehlikeli, vahim ya da dörtyol ağzındaki
bir anı, "kaderinin bir oyunu" anlatılmaktadır. Kişinin
kısa bir anısı ya da bir olgunun ya da bir değişimin farkına nasıl
vardığı aktarılmaktadır. Dolayısıyla da öykü kişileri birbirlerine
karşıt gibi görünen iki farklı özelliğe aynı anda sahip olmak zorundadırlar.
Bu özellikleri şöyle özetlemek olasıdır :
(a) Gerçekçi anlatılara
öykü dışı yaşamlarda oldukları gibi yansıtılan toplumun gerçek bireylerinin
birebir benzerleri olma özelliği
(b) Romantik-fantastik
anlatılarda, ayrıntılı betimlemelerden arındırıl mış, düşsel, simgesel,
sanatsal kişiler olma özelliği
Aslında ikinci özellik, öyküleri, öyküleştirme
olgusunun temelinde yatan anlam yükleme ve mit yaratma
olgularına daha çok yakınlaştırmaktadır. Bu aşamada karşımıza dört
ayrı ikili karşıtlık çıkmaktadır :
(1) Gerçekçi anlatı /
Romantik-fantastik anlatı
(2) Gerçek gibi kişi / Düşsel, simgesel ve sanatsal kurmaca kişi
(3) Gerçek dünya / Gerçek dünyaya benzer koşut bir dünya
(4) Benzetme (gibi) / Eğretileme
C- Öykü metni içinde bir sözsanatı
olarak ortaya çıkan eğretileme: Bir şiirsellik kıstası olarak
eğretileme, kısaca, gibi / ...e benziyor dil yapıları kullanılmaksızın
yapılan bir benzetmedir. Bir olguyu, kavramı, nesneyi, kişiyi
bir diğerinin yerine koyarak onu simgelemek ve hatırlatmak amacıyla
kullanmak olarak tanımlanabilen bir söz sanatıdır. Eğretileme, öykü
metinlerinde sıklıkla kullanılmaktadır :
ÖRNEK : Sağ elimle
sol elimin düeti. Sonra kalp atışlarımızın. (Günersel, tül,
1999 : 67)
Örnekte görüldüğü üzere, yazar ellerini ve kalp atışlarını
kişileştirmekte, onları gibi sözcüğünü kullanmaksızın düet
yapan kişilere benzetmektedir.
ÖRNEK : Ben papaz
sen rahibe bizdik kilise. Sen rahibe olmayan rahibeye
Günah çıkartır, itiraflarda bulunurdum. (Karabulut, Sylvia'yı
Sevmek, 1999 : 51)
Yine yukarıdaki örneğe ve öykünün tümüne
bakıldığında öykü kişilerinin eğretileme aracılığıyla papaz,rahibe
ve kiliseye benzetilerek simgeselleştirilmekte ve mitleştirilmekte
olduğu görülmektedir.

KAYNAKÇA
COSTE, Didier (1998) Narrative
as Communication, Minneapolis : University Of Minnesota Press
FRIEDMAN, Norman (1988) "What Makes
a Short Story Short", Essentials of Theory of Fiction,
London: Duke University Press, ss: 152-169
MAY, Charles E. (1989) "Metaphoric Motivation in Short Fiction
. 'In the Beginning Was Story' ", Short Story Theory at
a Crossroads, Edt.: Susan Lohafer and Jo Ellyn Clarey, ss:
62-73
TURNER, Mark (1996) The Literary
Mind , New York: Oxford University Press, (A Review of Mark
Turner's The Literary Mind by Alan Richardson), Review
20 (1998), ss: 39-48
TURNER, Mark (1997) Narrative and
Metaphor, New York: Oxford University Press.
ÖYKÜLER
GUNERSEL, Tarık (1999) "Tül",
Adam Öykü, Sayı: 20, s: 67
KARABULUT, Özcan (1999) "Sylvia'yı
Sevmek", Öykü 99, İstanbul: Gendaş A.Ş. (E Kültür
ve Edebiyat Dergisi 5. Sayısı eki), ss: 48-52
|
|