| |
 |
|
| |
ts
I : teknoloji ve sanat : uğur
halıcı : 23112002 |
|
| |
(Bu
yazı daha önce TEKNOLOJİ ve SANAT PANELİ NOTLARI, Türkiye Zeka Vakfı
Yayınları No:9'da yer almıştır ve 6 Eylül 2002, Kaya Ramada Plaza Uluslararası
Kongre Merkezi - Beylikdüzü İstanbul 'da yapılan Bilişim Kongresinde
Türkiye Zeka Vakfı tarafından düzenlenen
TEKNOLOJİ ve SANAT PANELİ'nde yer alan Uğur Halıcı'nın konuşmasının
birinci bölümünün ses kaydı çözümünden hazırlanmıştır.)
|
|
|
Konuşmamın bu bölümünde
sizlere kısa bir tur yaptıracağım; sanatta teknoloji nasıl kullanılıyor
diye. Bu konuda göstereceğim bir çok örnek var ve bu örneklerden göreceksiniz
ki bizim klasik anlamda gördüğümüz, bildiğimiz sanattan daha değişik bir
yaklaşım var. Burada sunacağım örneklerin daha da fazlasını ınternet'te
bulabilirsiniz. Robotik, elektronik, yapay yaşam, yapay zeka, ara yüzler,
medikal sistemler, nano teknoloji, ses işleme, biyolojik sistemler, ekoloji,
genetik, kinetik, iletişim, telefon, telematik, video, sanal ortam, animasyon
ve oyun -bir çoğunuz bunları görmüşsünüzdür, webart ve teorik yazım sanatta
yer alan teknolojik alanlar.
Göstereceğim örneklerin
bir kısmı sizlere uç noktalarda gelebilir; ama, neler yapılıyor, birazcık
hissettirmek için bunlardan bahsetmek istedim.
|
| |
|



|
İlk olarak anlatacağım
Jennifer Hall'un "Acupuncture For Temporal Fruit" adlı eseri;
1999 yılında sergilenmiş ve burada gördüğünüz kurgudan 20 tane yapılmış
ve bir müzenin tavanından asılı bunlar; her birinin içinde domatesler
ve akupunktur iğneleri var.
İzleyiciler bu eserleri
izlemeye geldiklerinde onların hareketlerine duyarlı sensorlar vasıtasıyla
onların hareketlerinin hızının, yönünün ne olduğu anlaşılarak akupunktur
iğneleri bu domatesler üzerinde derin, hızlı ve yönü değişerek çizikler
atıyor ve zaman içinde küflenmeler meydana geliyor.
Bunu izleyen kişilerin
neler hissettiği izleyene göre değişiyor elbette; ama, sanatçının da
hissettirmek istediği bir şeyler var. Akupunktur iğnesi bize steril olmakla
ilgili şeyler hatırlatıyor; ama bir yandan eziyet edilen bir obje var,
domatesi düşündüğünüzde, bana hissettirdiği şey de Kafka'nın "Ceza
Sömürgesi" idi.
|
| |
|
 |
İkinci açıklayacağım
çalışma Simon Penny'nin "Taraces" isimli çalışması, Bu, aslında
internet üzerinden gerçekleştirilen bir kullanıcı deneyimi. Üç ayrı
noktada, Bonn, Chicago ve Tokyo'da kişiler birer oda içinde duruyorlar.
Bu odaların köşelerinde kameralar var. Kişilerin kameralarla alınan
görüntüleri üç boyutlu ortamda modelleniyor. Bu üç boyutlu modeller
internet üzerinden her birinin bulunduğu yere gecikmeli olarak yansıtılıyor
ve orada sanal gerçeklikle, diğer kişiler, öbürleri yanındaymış gibi,
ama biraz da değişerek onları görebiliyorlar. Bu kişilerin hareketleri
birbirinin içine geçerek, etkileşimli bir şekilde bir gösteri yapıyorlar.
|
| |
|
|

|
Teknolojinin kullanıldığı
başka bir eser ise Ken Rinaldo'nun "Autopoiesis"i. Burada
gördüğünüz şeyler, asma dalları kullanılarak yapılmış. Aralarındaki
bağlantılar elektronik sistemle kontrol ediliyor.
Ortamda birtakım
sensorlar bulunuyor ve kişilerin geldiğini algılıyor. Bu algılamaya
göre eklem yerleri otomatik olarak oynuyor ve dallar sizden uzaklaşıyor.
Bu etkileşimli hareket sırasında size yakın olanların hareketleri ve
uzaktakilerin hareketleri birbirine bağlı olarak değişiyor -hepsi birden
değil, ama bir uyum içinde. Bunların uç taraflarında mavi veya değişik
renklerde ışıklar yayan lambalar var, bunlar ekrana düşerek çeşitli
görüntüler yaratıyorlar. Bu hareketler ayrıca müzikle de otomatik olarak
bağdaştırılıyor.
|
| |
|
 |
Shawn Brixey'in
bu eseri, bir binanın yüzüne yerleştirilmiş bir kurgu. Orada sabit olarak
kalıyor. 1988 yılında yapılmış. Adı "aurora". Sentetik kristaller
kullanılmış. Sentetik kristaller ısıya ve basınca duyarlı. Geceleri
büyüyorlar ve orada bulunan insanların bulundukları yer, gölgeleri ve
ısılarına göre kristallerin renkleri ve büyüklükleri değişiyor.
|
| |
|
 |
Aynı sanatçının
başka bir çalışması ise "Eon" adını taşıyor. Eserde kullanılan
"sonoluminescence" denilen bir teknik sesi, suda ışığa döndürüyor.
Nasıl olduğu pek bilinen bir şey değil; gizemli bir tarafı var. İnternet
üzerinden kişiler buraya şiir yolladıklarında şiirler otomatik olarak
"text to speech" yani, yazıdan sese dönüştüren programlarla
ses haline dönüştürülüyor. Bu ses dalgaları suya yansıtılarak dalgalar
oluşturuluyor. Bu dalgalardan çıkan oluşturulan ışıklar yine internet
üzerinden seyircilere şırlerle birlikte gönderiliyor.
|
| |
|
 |
Karl Sims, "Evolutionary
Art" yani "Evrimsel sanat" adı verilen bir yöntemin yaratcısı.
Ben konuşmamın ikinci bölümünde bu yötemi detaylı olarak açıklayacağım,
ancak kısaca söylemek gerekirse bu yöntemde Darvin'in evrim teorisiyle
ilgili birtakım fikirler kullanılıyor. Yöntemde nesneleri temsil eden
genler bulunuyor. Bu genler zamanla gelişiyor ve örneğin, hareket etmeyi
öğreniyorlar. Daha iyi hareket edebilen daha çok kazanıyor ve daha fazla
çoğalabiliyor.
|
| |
|
|

|
Diğer bir çalışma
Eduardo Kac'a ait; ancak etik mi değil mi tartışılabilir. Eduardo Kac'a
genetikle uğraşıyor ve CFP denilen bir proteini genlere klonlayarak
organizmaların yeşil flörasanlı ışık yaymalarını sağlıyor. Bu yaratıklara
da transgenik yaratıklar deniliyor. "The Eight Day" adlı çalışmada
bu klonlamayı fareler, jellfish, bitki ve bir de ameaba denilen, suda
yaşayan bir yaratık üzerinde yapmışlar. Bunlar birer fanus içerisindeler,
seyirciler onları gidip görebiliyor.
|
| |
|
|

|
Aynı kişinin başka
bir eseri "Genesis" adını taşıyor. Kac, bu çalışmasında "Genesis"ten
insanın tüm evren üzerindeki yaratıklara daha üstün olduğunu söyleyen
cümleyi alarak kullanmış. önce cümledeki her bir harf, nokta ve çizgilerden
oluşan Mors alfabesine çevrilmiş ve bir sonraki adımda da bu kodlar
ATCG ile temsil edilen ve genleri oluşturan proteinlere dönüştürülerek
genler oluşturulmuş.

Bu genler bakterilerin
içine yerleştirilerek internetten ulaşılabilen bir yere konulmuş. İnternet
üzerinden çeşitli kişiler ilgili siteye girdiklerinde ultraviyole bir
ışıkla bakteriler üzerinde mutasyon oluşturuluyor ve bakterilerin genleri
bir miktar değişiyor. Bu değişen genler tekrar mors alfabesine çevriliyor,
mors alfabesinden de harflere geçilerek mutasyonla bozulmuş cümleler
elde ediliyor. Dolayısıyla, insan kendi üstünlüğü üzerinde kendisi tarafından
bir bozulma yaratmış oluyor.
|
| |
|
|

|
Stelarc, oldukça
çılgın bir sanatçı. Vücudun yapay araçlarla genişletilmesi ve bazı kısımlarının
kontrol dışı bırakılması ile ilgileniyor. "Benim bir kolum daha
olsa ne olur?" ya da "Benim kolum, benim istemim dışında hareket
etse ne olur?" gibi düşünebilirsiniz. "Extended Arm"
dört saatlik bir gösteri.
Programlanmış bir
robot kol var ve kendisi başına buyruk birtakım hareketler yapıyor.
Bu robot kol, Stelarc'ın bir koluna bağlanmış ve o kolunu kontrol ediyor.
Bu kol sanki kendisine ait değilmiş gibi davranıyor, çünkü bu kolun
bir takım kaslarına gelen uyarılar, parmak hareketlerini, el ve kol
hareketlerini kontrol ediyor. Diğer kol kendisine ait. Dolayısıyla gösteride
hem Stelarc'ın kendisinin kontrol edebildiği bir kolu hem de başkası
tarafından kontrol edilen bir kolu, bir de yapay bir kol var.
|
| |
|
 |
"Extended Body"
Stelarc'ın başka bir projesi. Bunlar tek kişilik eserler değil; sanatçı,
"şöyle olsun" diye bu projeyi koyuyor, büyük bir grup, bunun
gerçekleştirilmesiyle uzun bir süre çalışıyor ve eseri ortaya çıkarıyorlar.
"Extended Body" 45 dakikalık bir gösteri.
Bu gösteride Stelarc
6 bacaklı büyük bir robot üzerinde yer alıyor. Bu robot Stelarc'ın gelişmiş
bacakları olarak düşünülebilir; Bacakların hareketi sıvı sistemle kontrol
ediliyor. üzerinde duran kişi sağa-sola yatarak, el ve kol hareketleriyle,
ve çenesini oynatarak bu bacakların hareketlerini kontrol edilebiliyor.
Ayrıca hareketler ışık ve sesle bütünleştiriliyor.
|
| |
|
|

|
"Third Ear",
yine Stelarc'ın vücut parçalarını geliştirmek üzere düşündüğü projelerden
birisi. Bu proje için "bir kulak nasıl geliştirilebilir, kaburga
kemiğinden alınıp deriye yerleştirilir" gibi konularda bilgi edinmek
üzere tıp fakültesinden bazı kişilerle birlikte çalışmış. Proje kapsamında
epeyce inceleme yapılmış ve fikirler geliştirilmiş.
Stelarc, üçüncü
kulağı ille de duymak için değil başka amaçlar için de kullanmak istiyormuş.
Mesela, müzik yayını yapmak istiyormuş oradan!..
Resimde gözüken üçüncü kulak üç boyutlu bir model -neyse ki gerçek değil
bunu kendi vücuduna henüz yerleştirtmemiş, ama projenin detaylı açıklamaları
var.
|
| |
|
 |
Buraya kadar anlattıklarım
teknoloji ile sanatın birleştiği eserlerdi. Bir de "makineler sanat
yapabilir mi?" sorusu üzerine iki örnek vermek istiyorum.
Bunlardan ilki Harold
Cohen'in "Aaron" isimli robot reşamı. "Aaron"un
yaptığına ne kadar sanat diyebiliriz, tartışılabilir bir şey. Biz nasıl
ki gördüğümüz şeyleri kendimize göre algılıyorsak, resim yaparken kendi
beceri ve yorumlarımızı buna aktarıyorsak, yapay zekaya dayalı tekniklerin
kullanıldığı "Aaron" da resmini yaparken tam gördüğünü değil,
onu yorumlayarak kağıt üzerine aktarıyor. Bunu yaparken de gerçek boya
ve fırçalar kullanılıyor. Çesitli uzantılarıyla fırçaları ve boyaları
kendi istediği gibi alıyor, boyuyor. Fırçaları yıkamak da, boyaların
seçimi de kendisine ait.
|
| |
|
|

|
"The Three
Sirens ", Nicolas Anatol Baginsky tarafından geliştirilen bir robot
rock grubu. Grupda bir davul, bir string gitar, bir de bas gitar var.
Robotlarda kendi kendine öğrenen "self organizing" denilen
yöntemler kullanılmış. Bunlara önce çeşitli melodiler öğretilmiş; ama
daha sonrasında bir araya gelerek birbirlerinden duydukları şeylere
kendi cevaplarını vermeye ve emprovize müzik çalmaya başlamışlar. ınternetten
girip bakmanızı tavsiye ederim; oldukça güzel çalıyorlar bence.
|
| |
|
|

|
Buraya kadar gösterdiğim
şeyler sanat mıydı, değil miydi, bu neydi diye bir endişe olabilir içinizde.
Konuşmamın ilk kısmını Marcel Ducamp ile bitirmek istiyorum.
Marcel Ducamp'ın
1913 yılında sergilediği "Bicyle" adlı bu eseri basit bir
tabure üzerine yerleştilmiş bir bisiklet tekerinden oluşuyor. O zaman
yapıtları çok eleştirilmiş; ama, bugün oldukça seveni var.
|
| |
|
| |
|
|