![]() |
||
|
öyküce : deniz spatar : 01122001 |
||
|
Diyelim ki, öyküler yazarlarının özgün yaratıları değil. Diyelim ki, yazılmış ve yazılacak öykülerin hepsi aslında bu dünyanın dışında, evrende bir yerlerde, mesela bir öykü adacığında varlar. Varlar ama dünyada ne antik zamanlarda konuşulmuş, ne şimdi konuşulan; ne de gelecekte konuşulması olası bir dildeler. Öykücü öncelikle seslerini duyuyor öykülerin. Kelimeleri seçemiyor, yalnızca duyuyor. Zorluk da böylece başlıyor. Zorluk, o bilmediği dilden duyduğu tınıları kendi dilinin kelimeleriyle okuyana da duyurma çabası. Öykü adacığı peşini bırakmıyor yazarın, seslere bir de kokular, renkler ve tüm bunların içinde yer aldığı atmosfer ekleniyor. Hepsinin bombardımanı altındaki yazar o sesleri, kokuları, renkleri ve oluşturdukları atmosferi kendi dilinde anlatmaya/söylemeye, başka bir deyişle, onları kendi diline en iyi şekilde "çevirmeye" uğraşıyor. Herhalde öykücüler bu yüzden seslere, kokulara ve renklere çok duyarlılar. Nasıl iyi ve kötü çevirmenler varsa, belki de bu yüzden iyi ya da kötü öykücüler var. Kendi dilini çok ama çok iyi bilmeyen bir çevirmenin başarısız olması nasıl kaçınılmazsa, öykücü de kendi dilini çok iyi bilmeli ki istediği etkiyi yaratabilsin. Ama bütün sorun kendi dilini iyi bilmek olsaydı isteyen herkesin yoğun bir şekilde çalışarak iyi bir öykücü olması gerekmez miydi? Yaşam değil midir öykülerin kaynağı? Hiç değilse bir yabancı dili sözlük yardımıyla olsun okuyacak kadar bilenlere belki daha iyi anlatabilirim düşündüklerimi (ya da yabancı dil telaffuzu iyi olan birine o dili bilmeseniz bile metni okutup dinleme zahmetine katlanabilirseniz). Herhangi bir öykücünün, mesela Poe'nun tek bir öyküsünü olsun kendi dilinde okuduğumda, Türkçe çevirilerinde (kötü çevirileri değil, çok ama çok iyi çevirileri kast ediyorum) duymadığım güçte bir ses duyuyorum, giderek şarkılaşan bir ses. Poe'nun ıslıkla söylediği kendi şarkısı: "True! -nervous- very, very dreadfully nervous I had been and am; but why will you say that I am mad? The disease had sharpened my senses -not destroyed- not dulled them. Above all was the sense of hearing acute. I heard all things in the heaven and in the earth. I heard many things in hell. How, then, am I mad? Hearken! And observe how healthily -how calmly I can tell you the whole story." (3) Aynı satırları bir kez de çevirileriyle de Türkçe yazan yazarlara ustalık etmiş bir yazardan okuyorum: (Doğru! -sinirliydim- çok, pek çok, korkunç derecede sinirliydim, hâlâ da öyleyim; ama deli olduğumu nereden çıkarıyorsunuz? Hastalık, duyularımı keskinleştirmişti -yıkmış, yok etmiş değildi onları- körleştirmiş de değildi. Hepsinden çok da işitme duyum güçlenmişti. Cennetteki, yeryüzündeki her şeyi duyuyordum. Cehennemdekilerin de birçoğunu duyuyordum. Nasıl, öyleyse, nasıl deli dersiniz bana ? Dinleyin ! dinleyin de görün bakın, bütün olan biteni size ne kadar serinkanlı -ne kadar aklı başında olarak anlatacağım.)(4) İngilizcesini okuyorum tekrar, içimde yankılanan sesi dinliyorum: "And then, when I had made an opening sufficient for my head, I put in a dark lantern, all closed, closed, so that no light shone out, and then I thrust in my head." (3) Türkçesine dönüyorum: (İyice kısılmış, kapatılmış, öyle ki hiç ışık sızmıyordu, sonra da başımı sokuyordum aralıktan.)(4) Böyle sürüp gidiyor: "I moved it slowly -very, very slowly, so that I might not disturb the old man's sleep." (3) (Yavaşça kıpırdatıyordum -çok, çok yavaşça, ihtiyar adamın uykusunu bozmamak için elimden geleni yapıyordum.) (4) Öykünün Poe'nun kendi dilindeki melodisi keskin bir bıçak gibi gırtlağıma dayanıyor. Elbette Türkçesi de tüylerimi ürpertiyor. Ama sesler aynı değil. "... all closed, closed, so that..." (3) "...İyice kısılmış, kapatılmış, öyle ki..." (4) Gerilimli ama zevkli. Poe'nun müziği. O sesi kendi yaşamınızda da duymadınız mı? Çocukken komşunun bahçesinden elma çalarken, yasaklanmış bir anda gizlice ders kitabı dışında bir kitap okurken ya da bir sokak kavgasının kıyısından geçerken? Eh, hayal gücünüzü zorlamamakta direniyorsanız, mesela bir Hitchcock filmi izlerken de mi duymadınız bu tınıları? Dinliyorum, (I moved it slowly, very, very slowly.../ Yavaşça kıpırdatıyordum -çok, çok yavaşça) (3-4) bana çok tanıdık geliyor. Belki de Poe'nun duyduğu sesleri duyan bir başkası aynı şarkıyı yeniden mırıldanmaya ve geliştirmeye devam ediyordur bir yerlerde... Bir başka öykücü, bambaşka kurgular ve bambaşka karakterlerle bambaşka bir dilde (diyelim ki, Japonca, Arapça ya da Hindu dilinde) aynı gerilimli ezgiyi kelimeden notalarla iletmeye çalışıyordur okurlara. İyi bir "çevirmen" olmasını dileyelim! Bir de tam tersini yapıp Ferit Edgü'nün "ÜÇ DÜŞ/ÜŞ" adlı öyküsünün İngilizce çevirisinden kimi bölümler okuyorum. Öncelikle başlık! Türkçe dışında bir dilde bu başlığı aynen söylemek mümkün mü? "Three Falls / Adream" demekten başka çare var mı? Ferit Edgü'yü Türkçe dışında bir dilde okumak zorundaysanız Düş/üş'ün yarattığı etkiyi bulmanız pek de olası değil. Devam ediyorum: Koşuyorum. Kuş düştü düşecek. Üzerimde kanat çırpıp duruyor. Yere düşmemek için çabalıyor. Sonra, tümüyle yitirmiş gücünü bir çalılığa vuruyor kendini. Öylesine bir çalılık ki içine girip onu çıkarmamın olanağı yok. Elimden hiçbir şey gelmediği için yalnızca havlıyorum. Sonra, havlamaktan da usanıyorum. Avdan da, avcıdan da öteye, belki hiçbir yere doğru koşmaya başlıyorum. (5) (I am running. The bird is about to fall. It keeps fluttering over me. It is struggling against falling down. Then utterly exhausted it lets itself fall into the heath. A heath impossible to get into and take the bird out. All I can do is bark. Then I get tired of barking as well. Away from the prey and the hunter, I start running, perhaps, to nowhere.) (6) Uyanıyorum.
(
I am waking up
Kuşkusuz iyi bir çevirmenin elinden çıkmış öyküleri okumak büyük nimet ve öykücüler iyi çevirmenlere çok şey borçlular. Bu örnekleri vermemin nedeni şu: öykücünün yaşadığı zorluğun ilk başta çevirmenin yaşadığı zorlukla türdeş olduğunu düşünüyorum. Üstelik öykücü kendi diline çevirdiği öykü dilini bilen tek otorite yani "Şu kelimeyi bulamadım, yardım eder misin?" diyebileceği kimse ya da bakabileceği bir sözlük yok. Öyküyü doğru anlatıp anlatmadığına yalnızca kendisi karar verebiliyor. Bir olayın hatta ânın gerçekten yaşanmış olmasının onu öykü yapmaya yetmemesinde de bunun payı olmalı. Yaşam kuşkusuz öykünün en güçlü kaynağı ama yaşanmış olanın öyküsü nerede başlar? Öykücü öykülerini yazmadan önce yabancı bir dilden okur gibi duyuyorsa, içindeki sese kulak vererek en doğru "çevirisini" kâğıda (şimdilerde bilgisayar ekranına belki de) döküyor olmalı. İşte, tam da bu yüzden hiçbir öykücünün diğerine rakip olamayacağını düşünüyorum çünkü herkes yalnızca kendi duyabildiği kadarını becerebildiği kadar yazıyor. Kelimelerin anlamları kadar sesleri de yok mu? Peki, öyküyü hazırlayan sesler kâğıda dökülebilir mi? Günsenin Coşkun "Zamazumazımzum" adlı denemesinde bunu başarmak istemiş belki de. Kelimeden seslerin yaratacağı çağrışımları göstermeye çalışmış (lütfen metnin sesini duyarak okumaya çalışın): "Arapak sürüşül beda didid gurugu. Biralor leblebik sevseviş tıçırık, çükütüş li forkutluk tararay bum. Pekseter aslık isi: "SA karik kıkı pırpa pırpa pıs"ei edek arsine-ayy! Açaraç, kikerit se onasolo, onamolo, onatolo li barala veta şatralatrap lulu öyküntüfü enases key tezatambez dabadubur. Nidi sip? Moroko Sürüpük eva eva sısırı itemej genpel. Atarkar ilpaç, tinakit ulukuluulumulu lağçayan ikdesim, arsul mülengü, ilinimi diçendek. Alakalap işik çereven yeteşetey; helek tartıftan zerdul vi şakrak; fertular disanektif se aytinkep tükü Ermilet cise. Aşkırtı! İkletik aparak setrenkes li meremeleş. Simaret vi çakrap, İngür'id emepol-lerti tiktule asiskeltevik kirela, totol serpertel İngür'id timpel-şeti versa. Alit zu Akmelit sünülüper 'endelen ertel' olllama hinertekpil, dibdibi perketen asilamerki fik." (7) Günsenin Coşkun'un bir oyun denemesi olarak yazdığı bu metnin sesinde güçlü bir öykü gizlenmiş olamaz mı? Evrensel sesler de var kuşkusuz. İlk aklıma gelen, kuş sesi. Ama evrensel sesler bile öykü dilinde çeşitleniyor, farklılaşıyor. Öykülerdeki kuşların hepsi öykü dilinde şakıyor. Bazen acıyı derinleştiriyor, bazen gerilimi artırıyor, kimi zaman da sevinci allandırıp pullandırıyorlar. Öykülerin dilinden bambaşka bir kuş sesi getiren/çeviren her yeni öykücü kuşkusuz ona yeni anlamlar katıyor. "Zaman, dizelerin kapsamını genişletir, hele bazı dizeler vardır, tıpkı müzik gibi herkese her şey derler." (Borges, Averroes'in Arayışı - 1) Kaynaklar:
|
||