![]() |
||
| xıx. yüzyıl türk romanında açık deniz yolculukları, ada imgesi ve akdeniz : g. gonca gökalp - alpaslan : 20112001 | ||
|
0. Coğrafi bir kavram olan ada, yazınsal ürünlerde kimi zaman özgün bir imge olarak kullanılır. Serüven fikri çoğu kez adayla birleşir romanlarda. Adanın çağrıştırdığı duyuş ve düşünüşler, merak, heyecan, gizem, korku, yalnızlık, insansızlık, ulaşılamazlık, sığınma, kurtarılma, uygarlıktan ve alışılagelmiş yaşam biçiminden uzaklık, yeni bir yaşam biçimi kurma, bilinmeyen bir dünyada yeni yaşam olanakları araştırma, mücadele... olarak sıralanabilir. Batı edebiyatında Odysseia ve İliada'da özel bir yer tutan deniz yaşamı ve savaşları, Thomas More'un Utopya(1516)'sıyla ada kavramına yönelmiştir. Daha sonra kaleme alınan Robinson Crusoe(Daniel Defoe-1719) ve Gulliver'in Seyahatleri(Jonathan Swift-1726) de Utopya gibi ada imgesi çevresinde düşünsel, eleştirel bir dünya oluşturan eserlerdir. Utopya'da idealler ve hayaller aracılığıyla süregelmekte olan toplumsal düzenin eleştirisi, Gulliver'in Seyahatleri'nde fantastik öğelerin arkasında tarihsel-sosyal gerçekler ve bunların ironisi, Robinson Crusoe'da ise insanoğlunun doğa karşısındaki gücü, ada imgesi aracılığıyla okura aktarılır. Romantik dönemde ise ada, insanın gücünün değil, doğaya sığınışının, toplumdan kaçışının ve büyülü bir güzelliğin içinde kendini, gerçeklerini unutarak yaşayışının ifadesi için bir araç halini alır. Yazarlar, roman kahramanları sayesinde okurlarının içinde bulunduğu dünyanın acımasızlıklarından, zorluklarından uzaklaşmalarını, daha saf, sade ve mutlu bir dünya kurmalarını amaçlarlar. Paul ve Virginie(Bernardin de Saint-Pierre- 1795) ve Graziella(Lamartine-1851), adayı ve denizle çevrili yaşamı trajik birer aşk hikâyesiyle çevreleyerek okurlara sunan, ada romantizmi yaratan romanlardır. Moby Dick(Herman Melville-1851)'in çağcıl bir devamı olan İhtiyar Adam ve Deniz(Ernest Hemingway-1952), insanın deniz ve doğanın yanı sıra bir bütün olarak kaderiyle mücadelesini içerirken, Sineklerin Tanrısı(William Golding-1954), insanın toplumdan ve uygarlıktan uzaklaşırken vahşileşmesini, en saf varlıklar olarak nitelendirilen çocukların yaşantıları aracılığıyla verir. Bu haliyle Sineklerin Tanrısı, adeta Robinson Crusoe'nun tam karşıtı bir sonuca ulaştırır okuru. Robinson, düştüğü insansız adada uygarlığı yeniden kurarak doğaya hakim olurken, Sineklerin Tanrısı'nda insanoğlunun geleceğini simgeleyen çocukların durumu, XX. yüzyılın son yarısında uygarlığın en üst noktasındayken kaybedilen insanlığı ve bastırılmış hayvanî vahşeti simgeler. Bu, ada imgesinin Batı edebiyatında geçirdiği değişimin ve dönüşümün de bir işareti olarak algılanabilir. Türk edebiyatında ise açık deniz ve
ada, belirgin bir imge olmadığı gibi Batı edebiyatındaki kadar çok
yönlü ve derinlikli bir anlam tabanı da taşımaz. Ancak -ilginçtir
ki- Divan edebiyatı anlatılarında sıklıkla karşılaşılan bir motiftir,
deniz yolculukları ve ada. Agâh Sırrı Levend, Divan edebiyatındaki
hikâyelerin macera çizgisini değerlendirirken şunları söyler: Deniz yolculukları değişmez sonuçlarla biter. Padişah geziye çıkmak isteyince, yüzlerce gemi hazırlanır. Gemiler denize açıldıktan birkaç gün sonra, sayılı fırtınalardan biri çıkar, deniz alt üst olur (Oysa geziye çıkmadan önce müneccimler "eşref-i saat" aramışlardır. Bu sayılı fırtınaların bilinmesi gerekir. Ama hikâye böyle yürüyecektir). Padişahın bindiği gemi parçalanıp batar. Küçük bir kayığa atlayabilen padişah ya da şehzade, denizde bata çıka günlerce sürüklendikten sonra bir karaya ulaşır. Hikâyelerde korkunç olaylar birbirini izler. Kahraman beklenmedik engellerle karşılaşır. Hepsini aşar, her tehlikeden hayatını kurtarıp çıkar. Bütün serüvenlerden sonra amacına ulaşır. Sonuç, çok kez tatlıya bağlanır. İyi olan mükâfatını görür, kötü olan cezasını bulur(Levend 1967: 83). Levend'in özetlemesinden de anlaşılıyor ki, Divan edebiyatı anlatılarında ada başlı başına bir imge değil, kahramanın macerasında önemli bir aşama oluşturan gemi kazası motifinin bir parçasıdır. Benzeri bir geçişlilikle bazı halk anlatılarında ve XIX. yüzyıl yazılı anlatılarında da karşılaşılır. Bunda o dönemde Batı edebiyatından yapılan çevirilerin de etkisi vardır. Tanzimat romanının başlangıcında oldukça önemli bir etkiye sahip olan çeviriler, ilk dönemde macera konulu anlatılara eğilimi artırır. 1859-1876 arasında Türkçe'ye çevrilen romanlara(1) bakıldığında, Telemak(1862), Monte Cristo(1871), Gulliver'in Seyahatleri(1872), Robenson(1874) gibi macera içerikli eserlerle karşılaşılır. Üstelik bu eserlerin hemen hepsinde maceralar denizde geçer. Romantizmin ilk ve en ünlü eserleri Paul ve Virginie ile Graziella'nın da Türkçeye ilk çevrilen romanlardan olduğu ve ada maceralarına dayandığı düşünülürse, çevirilerin ilk yazılı anlatılarda ada imgesi çevresinde bir etki yarattığı söylenebilir. Çevrilen ilk eserler arasında adı geçen romanların çoğunda maceraları anlatılan kişiler son derece güçlü, etkin, yaşadıkları her türlü zorluğa rağmen asla yılmayan kişilerdir. "İradeli ve tek başına kaderine meydan okuyarak, büyük bir felaketten sonra yeniden hayatını kuran" bu insan, "Tanzimat aydınının en çok özlemini çektiği tip"tir(Enginün 1992:71-72). Nitekim Ahmet Midhat'ın romanlarında bu tipin ilk izleri -belki de çevirilerin etkisiyle- görülür; Hasan Mellah sadece Monte Cristo'yla değil Robinson Crusoe'yla da benzerlikler taşıyan bir akışa sahiptir. Çünkü Robinson Crusoe'da ve Hasan Mellah'ta yazarların kişiliğinden ve yaşam biçimlerinden kaynaklanan benzerliklerin dışında, roman içinde baş kişinin çevresinde serüven kurma, sözlü gelenekten yararlanma, okuyucuya bilgi verme bakımından da ortaklıklardan söz edilebilir. Aslında Divan edebiyatında manzum biçimdeki hikâyelerde ve halk anlatılarında da daima bir maceradan diğerine atılan ve başına gelen pek çok zorluğu aşan bir insan vardır; ama daha anlatının başından itibaren okur bilir ki, maceralar ne kadar korkulu ve heyecanlı olursa olsun, kahraman başarı ve mutluluğa ulaşacaktır; çünkü tanrı onun yardımcısıdır, yanındadır. Oysa Batı romanından gelen yeni insan tipi, çoğu kez doğanın ve yaşamın içinde kaderiyle ve kendisiyle başbaşadır; kurtuluşu için ne olağanüstü güce sahip hayvanları, tılsımlı nesneleri vardır elinde ne de ona yardımcı olacak dervişler, şehzadeler! O nedenle ilk yazılı anlatılardan XIX.yüzyıl sonlarına doğru kaleme alınan eserlere doğru gidildikçe, maceradaki gerçeklik payının artması ve doğaüstü öğelerden arınmış birer macera çizgisiyle karşılaşılması, Türk anlatı geleneği açısından oldukça önemli bir değişimdir. Bununla birlikte ilk yazarlar, motifin kullanılışında -Divan edebiyatı anlatılarından gelen- standart ardışıklıktan kendilerini hiçbir zaman tam anlamıyla kurtaramazlar. Maceraya dayalı yazılı anlatıların hemen hepsinde kahramanın gemi yolculuğuna çıkmasıyla başlayan olaylar zinciri, fırtına kopması, geminin batması, baş kişinin ıssız bir adaya düşmesi çizgisiyle sürer ve baş kişi adadan kurtulur kurtulmaz ya anlatı sona erer ya da macerada yeni bir aşama başlar. İlk yazılı anlatı olan 1796 tarihli Muhayyelat'tan itibaren birçok anlatıda deniz yolculuğu ve ada motifi az veya çok yer alır. Muhayyelat'ın Birinci Hayal'inde Şehzade Asil, İkinci Hayal'inde Karahan, Hayalat-ı Dil'de âşık, Müsameretname'deki "Fa'ik Bey ile Nurudil Hanım'ın Sergüzeşti"nde Fa'ik ve onu kaçıran esirci, Temaşa-i Dünya ve Cefakâr ü Cefakeş'te Favini, Sergüzeşt-i Kalyopi'de Kalyopi, Öksüz Kaptan'da Süleyman, Tesadüf-i 'Acibe ve Hikâye-i Garibe yahut Üç Sergüzeşt'te Bedrettin, yolculuğu sırasında açık denizde fırtınaya yakalanan, gemisi batan, bir tahta parçasına tutunarak karaya-veya tanımadığı bir gemiye- çıkan, bilmediği bir diyarda tek başına kalan yazılı anlatı kahramanlarıdır. XIX.yüzyıl yazılı anlatılarında açık deniz yolculuğu ve ada motifinin kullanılışı bakımından diğerlerinden farklılık gösteren iki eserden biri Sergüzeşt-i Kalyopi, diğeri Hasan Mellah'tır. Bu iki eserle Türk anlatı dünyasında adeta yeni bir insan tipi doğmaktadır. Ada kavramının kullanılışının ilk yazılı
anlatılardaki masalsı ve tek boyutlu çizgisinin sonraki anlatılara
doğru gerçeklik ve çeşitlilik göstermeye başlaması doğrultusunda XIX.yüzyıl
yazılı anlatılarında deniz yolculukları ve ada motifinin kullanılışını
sınıflandırmak mümkündür: I. Masalsı ve olağanüstü bir motif olarak
deniz yolculuğu ve ada 1. XIX.yüzyıl yazarları için oldukça ilginç bir konu olan gemi kazası ve ada macerası, ilk eserlerde pek derinlikle işlenmese de yazarların vazgeçemediği bir ayrıntıdır. Divan edebiyatının manzum hikâyelerinde olduğu kadar Doğu kaynaklı masallarda da (Binbir Gece ve Binbir Gündüz Masalları-örneğin Sinbad'ın maceraları-, Seyfülmüluk Hikâyesi'nde) deniz yolculuğu ve fırtına sonucu batan gemi, sıklıkla karşılaşılan bir motiftir. Masallarda ve onlardan etkilenerek yazılmış anlatılarda devrin ulaşım koşullarının zorluğu, yeni ülkelerin keşfinin heyecanı, bireysel serüven tutkusu, bilinmedik yaşamların korkulu cazibesi birbirine karışır. Ama her koşulda baş kişi çok kısa bir sürede adadan uzaklaştırılıp insanlı bir dünyaya ulaştırılır. Bu, çoğu zaman yeni bir maceranın başlangıcı anlamına geldiği gibi kimi zaman da kişinin büyük mutlu sonuna dair ilk müjdedir. Üç temel bölümden oluşan Muhayyelat'ın ilk çerçeve anlatısının içinde yer alan "Kıssa-i Şehzade Asil", Divan edebiyatındaki anlatılarla aynı kalıpları taşır. Asil, dedesinin memleketine gitmek üzere gemiyle yola çıkar ve aniden başlayan fırtınada gemisi batar, herkes boğulur, sadece Asil ve kendisine eşlik eden hocası Sa'id kurtulur. Asil ve Sa'id bir adaya çıkarlar ve uyuyakalırlar. Asil uyandığında hocasını yanında bulamaz. Macerasının bundan sonrasında Asil yalnız başınadır: ... Birkaç gün mürurunda sefine dahi hazır olmağıla veda'-ı ebeveyn ile heman sefineye süvar ve 'âzim-i diyar-ı cedd-i büzürgvar olur. Münasib hava ile on gün gittikten sonra bir gün bad-ı muhalif zuhur edüp ve giderek dağlar gibi dalgalar gelmeğile ol hal ile encam-ı sefine gark olarak şehzade lalası olan Sa'id ile can havliyle bir anbar kapağına sarılıp kaldılar. Bunları deniz götürüp bir cezire sahiline atmağıla karaya huruc eylediler. Cezire ise zatında ferah-feza ve enva'-ı eşcar ü esmar ile cenet-âsâ olup her tarafta gûna-gûn meyve-ha-yı lezizi olmagın onlardan yiyüp sû-be-sû cari olan ma-i şirinden hararetlerini itfa ile Cenab-ı Hakka şükürler edüp cevanib-i etrafı seyr ü temaşaya meşgul iken akşam olmağıla bir mahall-i münasibde yatup kemal-i bî-tablıklarından düşüp uyudular. Sabah oldukta şehzade uyanup Sa'id'i yanında bulamamagın "Eya nereye gitti?" deyü her çend ki etrafı tecessüs ve âvâz-ı bülend ile nida ederek bir püşte üzerine çıktı ki etrafa nigeran olup Sa'id'den âsâr ü nişan göre (Aziz Efendi 1268: 21). Adada inanılmaz güzellikte bir saray gören ve orada hapsedilmiş güzel prensesi cinler padişahının elinden kurtaran Şehzade Asil'in macerasında bir daha ada motifine rastlanmaz, hatta Asil'in adadan ayrılışından dahi bahsedilmez. Çünkü anlatıda önemli olan, deneyimsiz şehzadenin hayatın zorlukları karşısında tek başına mücadele yetkinliğini kazanması sürecidir ve ada onun bu mücadeledeki yalnızlığının simgesidir. Fırtınada batan gemiyle Asil de -Divan anlatılarında ve masallarda ailesinden, memleketinden ayrı kalan şehzadeler gibi- prensliğinden ve diğer ayrıcalıklarından uzaklaştırılmakta, hocasını da kaybedince bütün dayanaklarından ve rehberlerinden ayrılmaktadır. Böylece o, vereceği kararlarda doğruyu bulma zorunluluğunu sadece kendi omuzlarında taşıyan bir genç adama dönüştürülmektedir. Sonuç elbette onu -ve okuru- doğruya, mutluluğa ulaştıracak masalsı bir sondur. Asil'in macerasına benzer bir başlangıç, Üçüncü Hayal'in ilk alt anlatısı olan "Kıssa-i Şehzade Nacibillah ve Şahide"de Naci'nin macerasında görülür. Mısır sultanının oğlu Naci, Yemen emirinin kızı Şahide'nin zekâsının methini duyar ve onun taliplerine sorduğu soruyu öğrenip yanıtını vermek için yola çıkmaya karar verir. Babasının bu uzun yolculuğa izin vermeyeceğini düşündüğü için ondan Süveyş'e gitmek için izin alıp yola çıkar. Süveyş'e vardıklarında gizlice kılık değiştirerek limandaki gemilerden birine biner. Böylece Naci'nin macerası başlar. Çünkü bindiği gemi Yemen'e değil Seylan adasına gitmektedir: "....Elbette ben
varır bu kızı bulurum ve su'aline cevab veririm. Kendüsi lazım değil,
ancak meydan-ı 'irfan bir kızda kalmak seza değildir. Lakin pederimden
izin taleb eylesem nâsın bu tevatürü ile ruhsat vermeyeceği celîdir.
Ehven olan mahfîce gitmektir" hulyasını şehzade dîg-i dimağında
pişirüp kotardı ve şöyle netice verdi ki,"Tebdil-i hava etmek
'illet-i mi'zacıma enfa' olduğu zahirdir. 'İzn-i humayununuz ile letafet-i
hava ile meşhur Süveyş şehrine varup otuz kırk gün tebdil-i hava etmek
niyaz ederim" diyerek şahtan heman ruhsat alup kemal-i tumturak
ile Süveyş'e vardı. Bir gece ve hafiyyeten tebdil-i came ile bir sefineye
süvar ve firar edüp çıkup gitti. Şehzadenin gıybetinden pederi haber
aldıkda tecessüs-i etraf ü eknaf ile bunlar bunda şehzadeyi aramakta
olsunlar meğer şehzadenin süvar olduğu sefine Seylan ceziresine gitmek
üzere imiş. Ertesi gün tashih-i madde edüp mahall-i matlubdan üç bin
mil ileri gitmek iktiza ettiğini tahkik ettikde mütehayyir olup ettiğine
peşîman oldu. Amma ne fa'ide? Hava gayet muvafık olmagın bir mahalle
yanaşmayarak on sekiz günde cezire-i merkume limanına dahil oldular.
Şehzade Naci naçar çıkıp bir hana gitti. Amma 'Osmanlılık bilmez çelebi
meğer yanına cihet-i dünyadan bir şey almamış. Üç beş günde mevcut
olan birkaç altunı dahi dökünüp muztar kaldı (Aziz Efendi 1268: 189).
Muhayyelat'ta yer alan bir başka deniz yolculuğu ve ada macerası ise İkinci Hayal'in alt anlatısı olan "Kıssa-i Karahan"da yer alır. Ada kavramının gizeminden yararlanılan bu mistik anlatıda, ada kavramı diğer anlatılara göre daha belirginlik kazanır. Tayfalık yaparak geçimini sağlayan Karahan'ın bulunduğu gemi, Seylan yakınlarında fırtınaya yakalanır ve kaybolur. Bir süre sonra bir kara parçasına doğru adeta mıknatısla çekilmeye başlayan gemide herkes korku içindedir; sonunda gemi karaya yanaşır. Mıknatıslı dağlardan oluşan adaya çıkan Karahan, bir tapınak görür. Tapınaktaki levhada yolculardan biri kendini feda ederek adada kaldığı takdirde gemidekilerin kurtulacağı yazılıdır. Hiçkimse adada kalmayı kabul etmez. Bunun üzerine Karahan yanına biraz ekmek ve su alarak adada kalır, arkadaşlarını gönderir. Gemi uzaklaştıktan sonra adanın diğer taraflarını keşfe çıkan Karahan, mıknatıslı dağın bir tarafı nasıl kendilerini adaya çektiyse diğer tarafının da ittiğini farkeder ve denizde ölmeyi karada ölümü beklemeye yeğler, su ihtiyacı için yanına aldığı tulumu şişirip sal gibi kullanarak denize açılır. Üzerindeki anahtar sayesinde mıknatıslı dağlar onu uzaklara iter ve Karahan başka bir sahile ulaşır: Kemal-i ihtiyacımdan Bahr-i Okyanus'a işleyen sefinelerin birine mellah olup ol vechile kesb-i ma'aş eder idim. Esfar-ı kesireden sonra Felemenk-i Cedid tarafına gittik. Avdette Seylan ceziresi karşusında bir fırtına-yı 'azîme uğrayup şöyle ki beş gün beş gece harita ve pusulaya bakmağa kadir olamayarak gittik. Altıncı gün şiddet teskin ve çok gitmezden hava bi'l-külliye münkati' olup bir rütbe limanlık oldu ki, yelkenler istinkada mayistrayı bütün bütün üzerine aldık. Deniz yüzünde bir çöp olsa kımıldamaz oldu. Kaptan eline usturlap alup güneşten heman hududu-ı 'arza baktı. Kavs semtini iki derece buldu ki, tamam yolumuzdan yirmi bir derece inhiraf eylemişiz ki her derecesi altmış altı ve sülüsan mil hesabı üzre bin üç yüz elli mil eder. Lakin mikyas-ı seyr-i sefine ve taraf-ı mazbutumuz olmamağıla tûldan ne kadar inhirafımız olduğu mechul olduğundan biz bu endişede iken bilâ-hava gemi yürümeğe başladı ve giderek bir hadde sür'at eder oldu ki, muvafık rüzgâr ile ol rütbe gidiş olamaz. Cümlemiz mütehayyir kaldık. İki sa'at mürurunda kıyıları seçip nigeran iken müddet-i yesirde sahile reside olup sefine kıyıya karın karına şöyle yapıştı ki, gûyâ kırk bin enser ile mıhlandı gibi gördük. Sübhan Allahü'l-kadir diyerek cümlemiz dışarıya döküldük. Ne görsek? Sahil görünen dağlar cümle mıknatıstır. Bildik ki, sefinenin ol vechile sür'atle gelmesi bu sebeb iledir. Ancak çare ne? Cümlemiz bir yere gelüp müşavere eyledi ki, bundan bize halâsa çare yoktur. Heman her birimiz bir semte gidip bir köy ve kent veyahud bir tarîk-i cadde bulur isek akşam gelüp ayakdaşlarımızı âgâh edelim. Bu ni'yet ile her birimiz bir tarafa cüst ü cûya gittik. Benim gittiğim semtte yüksek bir dağ var idi. (...) Heman tulumu salla sırt
edüp dağın öbür yüzüne indim. On gün mürurunda gözüme yine bahr göründü.
Bildim ki, bu bir cezire imiş. Çünkü sahile reside olup oturdum, nan
ve su dahi tamam olup reside-i ecel-i mev'uda müterakkıben leb-i deryada
yatar iken hatırıma şöyle hatıra geldi ki, "Bahrde ölmek berde
ölmekten efdaldir. Kuvvetim oldukça bir mikdar dahi bahrde hulâsa
sa'y etmek, ecr-i uhreviyeye sebebdir" deyüp ol boş tulumu üfürüp
ağzını muhkem bağladım ve at gibi üzerine binip kendimi bahrde saldım
ve ayaklarımı kürek gibi tahrik etmeğe başladım. Meğer mıknatısın
bir tarafı celbettiği gibi diğer tarafı da tard etmek hassası imiş.
Üzerimde bir miftah bulunduğundan onu müşahede eyledim ki, tulum üç
çifte piyadeden ziyade gidiyor. Giderek sür'ati müzdad olup iki sa'at
mürurunda gözüme bir sahil göründü (Aziz Efendi 1268: 180-182). Muhayyelat'taki birçok anlatıdan sadece üçünde yer alan deniz yolculuğu ve ada, kahramanın karşılaştığı masalsı zorluklardan biridir. Aziz Efendi bu motifi kullanırken ya Divan edebiyatı anlatılarının mazmun klişelerine ya da masalların gizemli dünyasına başvurmuştur. Yazar, kahramanların maceraları çevresinde bazı coğrafî belirlemelerde bulunmaktan kaçınmamıştır. Özellikle Seylan adası, uzaklığın ve belirsizliğin mekânı olarak verilmektedir. Bunun yanı sıra Akdeniz coğrafyasının Tunus, Cezayir, Mısır, Yemen gibi ülkeleri sadece adlarıyla anılmakta, masal ikliminin ülkeleri olmaktan pek kurtulamamaktadır. 2. XIX. yüzyılda kaleme alınan ilk yazılı anlatıların bazılarında da deniz yolculuğu ve ada motifi, sadece metni renklendirmek, çeşitlendirmek amacıyla kullanılan bir öğedir; ne kahramanın hayatı bakımından önemi vardır ne de okura verilmek istenen mesaj bakımından. Bir Osmanlı Rumu olan Evangelinos Misailidis tarafından yazılmış biyografik bir macera romanı olan Temaşa-i Dünya ve Cefakâr ü Cefakeş, bu türden bir örnektir. Romanda deniz kazası farklı şekillerde birkaç kez meydana gelir. İlkinde romanın baş kişisi Favini ve efendisi Ruslara esir düşer. İkincisinde sevgilisini aramak üzere yola çıkan Favini'nin bindiği küçük gemi limana çok yakın bir mesafede alabora olur. Favini boğulur ve tesadüfen kurtarılır; öldüğü sanılırken dirilir. İlk olay değilse de ikincisi romanda oldukça ayrıntılı bir şekilde aktarılır: Pirea limanından çıktığımızda atik Themistoklis'in ve şimdiki meşhur Kaptan Kanari'nin kabri önüne varır varmaz, mingayr-i memul bir şiddetli bora ve fırtına zuhur etti ise, felukacılar yelkeni söndürüp küreklere yapışmaya vakit kalmadı, altını üstüne çevirdi ve cümlemiz de denize döküldük. Beraberimde olanlar iyi yüzmek bildiklerinden ve kara da yakın olduğundan sahil-i selamete çıkabilmişler. Ben de mümkün mertebe dalgalar ile uğraştım, nihayet takatım kesilmekle, denizin dibine dalmış seyahati bitirmişim. Ama kir Stefanos öbür arkadaşlarım ile devam edüp beni denizden yalı kenarına çıkartabilmiş ise de gövdede can kalmamış, ne olur ne olmaz ümidi ile yuttuğum denizi kusturmak için atik usul-i vahşiye üzere, başım aşağı asmışlar da tabanlarıma gereği gibi dayak çalmışlar. Nihayet ümitleri kat olmakla, bir katıra yükleyip Pirea'ya getirmişler ve o vakit onda layıklı bir hekim bulunamadığından bir orman hekimi bulup göstermişler ise "Adam, bunun işi bitmiş, gömülmeli" deyü ruhsat verdikte, vakit de geç olduğundan kefenleyip ferdası günü defn eylemek üzere eklisaya götürmüşler(Misailidis 1988: 635). Favini'nin öldüğü sanılırken sevgilisi Roksandra tarafından getirtilen doktor sayeainde adeta diriltilir ve böylece Favini hem hayata yeniden döner hem de uzun zamandır ayrı düştüğü sevgilisi Roksandra'ya kavuşarak mutluluğa erişir. Birçok maceranın içinde ufak birer ayrıntıdan başka bir şey olmayan bu iki deniz kazası, romanı renklendirme, heyecanı yükseltme işlevi taşır. 3. Kimi yazılı anlatılarda da deniz yolculukları aracılığıyla devrin sosyal gerçeklerine değinilir. Özellikle açık deniz yolculukları sayesinde esir ticaretine dair yaşantı parçaları aktarılır. Müsameretname'de yer alan "Fa'ik Bey ile Nurudil Hanım'ın Sergüzeşti"(Emin Nihat Bey, 1292/1875), Hasan Mellah'ın(Ahmet Midhat, 1291/1874) içinde önemli bir yer kaplayan Esma ile Timur'un hikâyesi, Tesadüf-i Acibe ve Hikâye-i Garibe yahut Üç Sergüzeşt(Ahmet Rif'at, 1292/1985) bu duruma örnek olarak değerlendirilebilir. "Fa'ik Bey ile Nurudil Hanım'ın Sergüzeşti"nde asıl adı Biçuk olan çocuğun macerası acımasız bir esirci tarafından ailesinden kaçırılmasıyla başlar ve esirciyle birlikte İstanbul'a gelişine dek sürer; İstanbul'da onu satın alan ve evladı gibi benimseyip yetiştiren Es'ad Efendi sayesinde Biçuk'un hayatı ve anlatının seyri değişir; hayatının bundan sonraki kısmında Biçuk'un adı Fa'ik'tir. Biçuk ile esircinin Çerkezistan'dan başlayan ve deniz yoluyla İstanbul'a dek süren yolculuğunda Biçuk hem esircinin zulmünden hem de alışkın olmadığı deniz havası yüzünden epey hırpalanır. Açık deniz, onun için geri dönüşü olmayan bir yolculuk demektir ve esirci onun adeta koruyucusu haline dönüşür. Çünkü gemide esirciden başka kimsesi yoktur, yalnızdır, umutsuzdur, korku içindedir. Onun gemideki yaşantısı, esirci eline düşen çocukların, gençlerin yaşantısını sergilemesi açısından önemlidir. Benzeri bir şekilde Hasan Mellah'ta da Esma ile Timur'un hikâyesiyle, Tesadüf-i Acibe ve Hikâye-i Garibe yahut Üç Sergüzeşt'te Şemsettin ve Gülnaz'ın hikâyelerinde açık deniz yolculuklarında oradan oraya savrulan esir genç kızların ve erkeklerin hayatı anlatılır. Esir pazarları, esir alış-verişleri, esir evleri, esircilerin davranışları, cariyelerin hayatı, esirler arasındaki dayanışma, anlatı kişilerinin hayatları aracılığıyla canlandırılır. Bu eserlerde ne deniz yolculukları ne de ada kavramı tam olarak işlenir; deniz, kişilerin evlerinden geri dönemeyecekleri kadar uzaklaşmalarının en somut göstergesidir. Çünkü deniz, XIX.yüzyılın yaşam koşullarında bile hâlâ aşılamaz uzaklık, sonsuz ayrılık demektir. İlk yazılı anlatılarda baş kişinin macerasının en önemli öğelerinden biri olan yolculuğun hiç değilse bir kısmının mutlaka deniz yolculuğu olması, o sıralarda Akdeniz'de yaşanan korsan maceralarının bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Nitekim XVI-XVII.yüzyıllarda Osmanlı anlatıları arasında korsan hikâyelerinin bulunduğuna dair kanıtlar vardır(1) . Tarihsel ve kültürel bir motif olan korsanlık ve deniz savaşları, Ahmet Midhat'ın ünlü macera romanı Hasan Mellah'ın önemli parçalarından biridir. Hasan Mellah, ilk bölümlerde eline düştüğü korsanlarla birlikte yolculuk eder, onlar tarafından hırsızlık yapmaya zorlanır; daha sonraki bölümlerde ise aynı korsanlarla savaşır ve onları yener. Romanın ikinci bölümünde Hasan Mellah'ın korsanların eline düşmesi, Ahmet Midhat tarafından, son derece gizemli ve meraklı bir hava içinde okura aktarılır. Hatta ilk anda, korsanların eline düşen kişinin kim olduğu dahi tam açıklık kazanmaz ama okurun gözünde bir sahne olanca hareketliliğiyle canlandırılır: Sahile doğru atıyla doludizgin gelen bir Arap, o hızla yuvarlanır ve düşer. Onu izleyen korsanlar, üzerinde çalmaya değer birşeylerin bulunacağı düşüncesiyle adamın yanına gelirler. Fakat o sırada arkada beliren onlarca atlıyı farkederler ve Arap'ı alıp gemilerine götürerek hemen denize açılırlar, korsanlar değerli eşyalarını aldıktan sonra adamı denize atmayı düşünmektedirler. Korsanların hırsızlığı ve acımasızlığı okura şöyle anlatılır: Bu geminin reisi
Piyetro isminde bir haydud olup, Zerno isminde bir de ortağı vardı.
İkisi beraber olarak Arabın yanına geldiler ve üstünü başını aramaya
başladılar. Ceplerinden ve koynundan bir hayli para, saat gibi şeyler
çıktı. Bunları aldılar. Birtakım da kâğıtlar çıktı. Gerçi bu kâğıtlar
İspanyolca yazılmış idiyse de, hırsızlar içinde okur-yazar adam bulunmadığından,
ne oldukları anlaşılamadı. Bunun için kâğıtları şöylece bir tarafa
koydular. Arabın arkasındaki âlâ sırmalı maşlahı ve sırmalı fermeneyi,
yeleği ve ayağından da yine sırmalı çuha şalvarı çıkardılar. Derken
sıra çizmeye geldi. Fakat ölü gibi baygın yatan Arabın ayaklarından
çizmeyi çıkarmak mümkün olamadı. Bunun üzerine Piyetro şöyle bir düşüncede
bulundu: - El baltası ile Arabın
ayağını dizinden kesmeli. Yine de çizmeyi ayağından çıkaramazsak,
ayağını çizmeden çıkarmaya çalışmalıyız. Piyetro- Diri olsun ölü olsun, murdarı benim anam doğurmadı ya! Zati kaldırıp denize atmayacak mıyız?(Ahmet Midhat 1975a: 68-69). Hasan Mellah'ta korsanlık macerasının yer aldığı diğer bölüm, Sekizinci Kitap'ın birinci ve ikinci bölümleridir(Ahmet Midhat 1975b: 367-382). Bu bölümlerde Hasan, sevgilisini aramak için gemisiyle açıldıktan sonra bir korsan gemisi tarafından Marsilya yakınlarında sıkıştırılır ve saldırıya uğrar. Korsanların saldırısına karşılık veren Hasan, onların gemisini batırır, tayfalarını ve kaptanı rehin alır. Bunlar, daha önce Hasan'ı gemilerine alarak kurtardıktan sonra ona birçok kötülükte bulunan ve hırsızlığa zorlayan korsanlardır. Ahmet Midhat, denizdeki çarpışmayı oldukça taraflı bir bakışla ama heyecanla ve coşkuyla anlatır. Akdeniz tarihinin bir parçası olan korsanlık, böylece Türk anlatı dünyasına önemli bir macera öğesi olarak katılır. Müsameretname'deki "Fa'ik Bey ile Nurudil Hanım'ın Sergüzeşti"nde de Fa'ik ve esircinin bindiği gemi önce korsanların sonra Osmanlı donanmasının eline geçer; yolcuların bu sırada duydukları heyecan ve korku anlatıda etraflıca aktarılır. Temaşa-i Dünya ve Cefakâr ü Cefakeş'te de korsanlarla ilgili heyecanlı bir bölüm vardır. Favini'nin efendisiyle birlikte korsanların eline düşüşü, romanda şu cümlelerle verilir: ....Malta'ya yakın
vardığımızda, bilakis bir şiddetli fırtına ve bora zuhur etmekle,
bizi Afrika sevahillerine attı. Ve gece nısfında, ansızdan bir gemi
gördük ki, üzerimize doğru geliyor idi. Kapudanımız anladı ki, korsan
pençesine düştük, anide cümle tayfalara ve yolculara silah ve cephane
dağıtıp kavgaya hazır oldu. Korsanlar sayıda bizden
az idiler, ama daha cesur olup harpça maharetleri olduğundan, çok
sürmeyip galebe eylediler ve gemimizi gemileri arkasına bağladılar.
Bütün tayfalar ve kapudan telef oldular, fakat ben iki yolcu ile kavgaya
girmediğimizden halas olduk. Bizleri bağlayıp gemilerine aldılar ve
Tunus'a götürüp satmak üzere esir pazarına çıkardılar (Misailidis
1988: 613). 4. XIX.yüzyıl sonuna doğru bazı anlatılarda ise deniz yolculuğu sırasında çıkan fırtınayla kişinin iç yaşamındaki buhranlar arasında bağ kurulmaya çalışılır. Bunda her ne kadar basit bir çabadan ileri gidilememişse de dış dünya ile iç dünya arasında parallelik kurma girişimi, yazarların psikolojik derinliği araştırmaya başladığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Öksüz Kaptan, bu tür bir çabanın örneği olarak görülebilir. Anlatının baş kişisi olan Süleyman, birçok felaketten kurtarılarak getirildiği İngiltere'de, işlemediği bir suç yüzünden cezalandırılır ve ülkeden sürülür. Süleyman, sürgün edildiği Hindistan'a gitmek için bindiği gemide üzüntüden kendi kendine kahrolur; onun herşeyden ümidi kestiği ve ölmeyi düşündüğü bir zamanda yavaş yavaş esmeye başlayan rüzgâr giderek fırtınaya dönüşür. Yazar Süleyman'ın iç konuşmasıyla rüzgârı paralel bir çizgide vermeye çalışır ama eylem duygunun önüne geçer: Akşam takarrüb
edip gurub zamanlarında 'âleme müstevli olan zulmet ve sükûnet yüz
gösterip herkes vapur içinde kendine mahsus mahallerine çekilip oturmakta
olduğu gibi Öksüz de bir köşede düşünmekte idi. Öksüz bu hali müşahede
eyledikte fevkal'âde memnun olupmemnuniyetni dahi elminnetullah teşekkürüyle
izhar eyledi. Bu esnada birdenbire tevakkuf ile, "Of! Ah, alçak tali'! Yine mi, önüme çıktın? Yine mi kendimi öldürmek iktidarımı gasbettin? Hem öyle bir surette gasbettin ki, bir dakika evvel ölmeye ne kadar muhabbetim var idiyse şimdi de yaşamağa o kadar ve belki ondan ziyade meylim, muhabbetim var. Nasıl öksüz! Nasıl öksüz ki, şu halde pederimi görmeğe hicab ediyorum. Pederimden bana intikal eden dini eda etmeden ne yüzle yanına gidebiliyorum" sözleriyle ağlayarak bir mikdar aramdan sonra yine kamaraya nüzul etti (Ali Rıza 1292b: 57-58). Fırtınayı intihar için bir fırsat olarak gören Süleyman'ın yaşama içgüdüsü ölme isteğine baskın çıkar. Öyle ki, gemi açık denizde battığında kurtulan tek yolcu, Süleyman'dır: Bu esnada kamaradan
güğerteye çıkıp yağmur ile karışık rüzgâr güğerte üzerinde insan değil
tahtaları söküp götürecek kadar icra-yı ahkâm eder idi. Lakin bu gürültü ol derece muhîb, ol derece mahuf idi ki, bin top, bin hambre birden ateş etse böyle bir sada-yı bed çıkaramaz idi. Öksüz gördüğü direkten bir ip tuttuğu anda ayakları yerden kesilip biraz daha mürurunda bir iki ip içinde kendisini deniz ortasında mu'allak buldu. Dalgaların içinde yuvarlanıp
durur ve ipi elinden bırakamaz idi. Daha bir an mürurunda ya'ni hemen
iki dakika kadar mürur eyledikte Öksüz'ün eline diğer bir el ilişip
anlamadığı bir lisan ile birkaç söz dahi işitince "Kimdir o?"
su'ali irad eyledi(Ali Rıza 1292b: 62). 5. XIX.yüzyıl ortasında kaleme alınmakla birlikte oldukça ilginç bir eser olan Hayalat-ı Dil(Hasan Tevfik, 1285/1868)'de ise açık deniz ve özellikle ada motifi siyasal bir araç olarak kullanılır. Aslında Hayalat-ı Dil'de de bir macera çizgisi ile karşılaşılır. Anlatının baş kişisinin sevgilisine kavuşabilmek için çıktığı yolculukta başına gelmeyen kalmaz. Üstelik bu maceraların çoğu, denizde geçer. Daha macerasının başlangıcında, âşık sevgilisini bulmak için yola çıkar çıkmaz, gemisi fırtınada batar: Oradan pençe-i ıktar-ı diyar ve etraf-ı bilad ü emsara kat'-i menazil-i mutalib ve tayy-i murahhil ü meratib ede ede bir liman-ı aman-ı selamete lenker-endaz-ı rahat arzusuyla dümen-i efkârımı oraya tahvil eder etmez leb-i deryada merkûz olan sütun sancaktan 'adem-i duhulümüze da'ir işaret keşide ü nümayan ve zuhur eden heva-yı nagehanî gittikçe kesb-i şiddet-i firavan eylediğinden naçar oradan 'avdet ü rücu'a karar verilüp ursapoca çend mil ric'at eylediğinden semt-i canandan müba'adet endişesi ve sefineyi karaya uğradırız endişesi mucib-i tahaddüş ezhan-ı teva'if ü sevakin olmasıyla fenn-i geştibanide mahir olanların şu'urları karışup hayran olmaları arasında derya-yı huruştan emvac-ı müteferrika birbirini müte'akıben rakib olduğumuz sefineyi şikest eylemesiyle gâh ka'r-ı bî-payana ve gâh ru-yı derya-yı 'ummana inüp çıkarak miyane-i emvacda telef ü münkesir olan sefine parelerinden bir nîm sütunu dermeyan ederek bata çıka giderek bir ada-i selamete endahte-i can eyledim(Hasan Tevfik 1285: 21). Aşık zorlukla çıktığı adada kendisine önce dost görünen vahşilerin eline düşer; vahşiler tam onun elini kolunu bağlayıp tutsak almışlarken -nereden geldiği ve nasıl ortaya çıktığı eserde belirtilmeyen- Nayab adında cesur bir kişi tarafından kurtarılır. Aşık, kendini toparlayıp yeniden yola çıktığında ise başka bir adaya düşer. Ancak bu kez o, kurtarılması gereken kişi değil, ada halkının kurtarıcısıdır. Çünkü âşık, ada halkını önce düşman ülkenin işgalinden kurtarır, sonra da onlara bir ülkeyi nasıl doğru yönetebileceklerine dair ders vererek oradan ayrılır. Aşığın macerasının bir parçası olan her iki ada da Ege Denizi'nde yer alır ama adları yoktur. Bunlar, gerçek birer ada olmaktan çok, simgesel bir anlam taşır. Çünkü Hayalat-ı Dil'in bütününde simgeler aracılığıyla siyasal mesajlar verilmesi amaçlanmaktadır. Ege Denizi'nde işgal edilmiş bir ada ve bu ada yüzünden iki ülke arasında çıkan savaş da, Osmanlı'nın XIX.yüzyılda Yunanlılarla yaşadığı Girit sorununun anlatı dünyasına dolaylı aktarılışıdır, aslında(1). Eserde macera, aşk, ders verme ve eleştirinin iç içe geçtiği bir anlatı kurgusu egemendir. Yazar, macera romanlarının heyecan verici ve okuyucuyu sürükleyici yanını, âşığın başına gelen beklenmedik olaylar aracılığıyla eserine katmaya çalışır. Ve bu açıdan bakıldığında ada imgesi, dönemin yazılı anlatıları arasında belki de en özgün ve farklı haliyle Hayalat-ı Dil'de yer alır. 6. XIX.yüzyıl yazılı anlatıları içinde tamamen açık deniz yolculuklarını ve ada maceralarını konu alanlar da vardır. Bunlara en iyi örnek Sergüzeşt-i Kalyopi ve Hasan Mellah'tır. T.Abdi tarafından yazılan, daha doğrusu halk arasından yaygın bir anlatının yazıya geçirilmesiyle oluşturulduğu yazar tarafından eserin önsözünde bildirilen, Sergüzeşt-i Kalyopi(1290/1873)'de aşkı konu ve duygu bakımından en iyi şekilde tamamlayan temel öğe, yolculuk macerasıdır. İlk görüşte birbirlerine âşık olan fakat hemen ertesi gün ayrı düşen Ziver Bey ve Kalyopi, tekrar birbirlerine kavuşuncaya dek pek çok serüven yaşarlar. Kızkardeşinin bir Türk genciyle sohbet etmesini namus meselesi haline getiren kötü yürekli ağabey Konstantin, bu fırsattan yararlanarak, zaten başından atmak istediği Kalyopi'yi uzak denizlere doğru yola çıkan bir gemiye verir ve kaptana kızın denize atılmasını emreder. Kaptan kıza acır, onu ıssız bir adaya bırakır. Gemiye verilmesinden itibaren Kalyopi'nin de macerası başlar. Bir başka gemi tarafından o adadan kurtarılan Kalyopi, sevgilisi Ziver Bey'le aynı gemide olduğunun farkında bile değildir. Öyle ki iyileştikten sonra Ziver Bey'in emrine verildiği halde iki âşık birbirini tanıyamaz. Vardıkları bir ülkede Ziver Bey'den kaçan Kalyopi, bu kez başka bir adaya düşer. Bütün macera boyunca, karşılaştığı kişilere kendini erkek olarak tanıtan Kalyopi, bu adanın prensesi Çeşm-i Ahu'nun aşkına karşılık vermediği için idam cezasına mahkûm edilir, pek çok kaçma kovalamadan sonra aynı adaya sultan olur. Adadan gizlice ayrılıp yine yola çıktığında, onu gemisine alan kaptanla Kızıldeniz sahilinde bir yere varır, sığındığı kahvehanenin sahibi onu kendi evine götürür. Orada kız olduğu meydana çıkınca, kahvecinin karısı ve mahalleliler tarafından linç edilmek istenir, Kalyopi halkın elinden zor kurtulur ama hapse girer. Suçsuzluğu anlaşılıp da tekrar yola çıktığında ise haydutlarla karşılaşır. Sonunda İstanbul'a varır; daha iskeleye adımını attığı anda karşısında Ziver Bey'i bulur. Kalyopi'nin hemen macerasının başında düştüğü ıssız adadaki yaşantısı, belki de yazılı anlatılarımız içinde ilk kez böylesine ayrıntılı olarak aktarılan bir yaşantıdır. Biraz Robinson Crusoe'dan esintiler taşıyan bu yaşantı, oldukça kısa sürer. Ama Kalyopi oradaki yaşam koşullarına uyum sağlamak için çaba gösterir ve hayatta kalır. Romanın üçüncü faslının tamamı (yaklaşık dokuz sayfa), onun adadaki yaşamına ayrılmıştır. On yedi gün boyunca adada tek başına yaşayan Kalyopi, bir gemi tarafından kurtarılıncaya kadar orada kendine bir hayat kurar: (Kalyopi)...İki günden beri ağzına bir lokma nafaka almamış olmasıyla halet-i cayi' galebe eylediğinde, kaptanın kendisine i'ta ü ihsan eylemiş olduğu bir torba peksimetten birkaç danesini deniz sularıyla ıslatarak ekl ve bu vechile dahi Cenab-ı Hakk'a teşekkür eyledi. Kalyopi zaten hanelerinde bulunduğu zaman dahi bir vakit boş durmayı ca'iz görmediğinden bir taraftan suların kenarında ba'zı ufak böcek kabuklarını ve diğer taraftan sahil-i deryada bulunan ağaçların ince çubuklarını toplayıp ziynet-bahş sepet ve sa'ir şeyler i'mal ederek imrar-ı vakt ederdi. İşte Kalyopi bu vech üzere, on yedi gün mezkûr adada imrar-ı eyyam ve mezkûr peksimetle kendisini idare ve ekseri evkat gözlerini ruy-i deryadan çevirmeyip "Belki bir gemi tesadüf eder de sahil-i necata vasıl olurum" diye ümid ve arzu eder idiyse de çe fa'ide öyle bir gemi gözüne ilişmediğinden başka tedric ü ihtiyat üzere ekl eylediği kuru peksimetle işbu on yedi gün güç hal idare edebildiğinden biçare Kalyopi duçar olduğu bunca gam u kederden ma'ada bir de açlık illetine giriftar olarak velhasıl bu yüzden olsun mahv u telef olacağını fark u yakîn eyleyerek aşırı me'yus ü mükedder olurdu (Yeniçeri 1986: 166-167). Bu haliyle Kalyopi, kaderiyle savaşan ve ona boyun eğmeyen, oldukça etkin, mücadeleci bir insan kimliği taşır. Macerasının ikinci bölümünde Kalyopi, kendisini ıssız adadan kurtaran gemiden ayrılıp tek başına yola çıktığında, bir başka gemiye biner. Gemi denize açılır açılmaz Arabistan körfezi yakınlarında bir fırtınaya yakalanır. Ve Kalyopi, "tanrının yardımıyla" kurtularak bir adaya çıkar: ....Ferdası günü bir sefineye rakiben Arabistan körfezine doğru bad-ban-ı küşad 'azimet eylediler. Fakat çe faide ikisinin dahi baht u tali'-i siyahları misillu şu derya seferi dahi müsa'ade eylemediğinden kâh ru-yı deryada dalga dağlarının tepesine çıkmakta ve kâh denizin diplerine inmekte oldukları ve kaptan dahi şaşırıp belki bir fa'ide olur ümidiyle gemide bulunan ekseri eşyayı denize ilka ettirdiyse de bundan bir medar hasıl olamayıp, diğer taraftan dahi dalgaların birkaç def'a gemiyi yerden yere urmasında, külliyen pare pare ve derununda bulunanların dalgalara teslim ve deryaya gark ile telef olduklarını gördüğü esnada Kalyopi'nin gözünde bir büyücek tahta parçası ilişmekle sa'ir şeyden ümidini külliyen kat' edip heman küçük çantası boynunda bağlı olduğu halde kendisini can 'alametiyle ol tahta parçasının üzerine attı. Vakı'a gerek mezkûr şikest olan gemide o yana bu yana çarpılıp düştüğünde ve gerek mezkûr tahta parçasının üzerine atladığında , vücudunun ekser a'zaları zedelenip incindiyse de, o sırada onlar ile beraber kâffe-i ağrı ve acılarını unutup, destiyle zahiren üzerinde bulunduğu tahta parçasına ve batınen Cenab-ı Hakk'ın 'inayet ü merhametine sarılırdı. (...) Kalyopi'nin sarıldığı şu tahta parçasının dahi kaptanı Cenab-ı Rabbü'l-âlemîn olmakla yelken ve serene asla ihtiyac hissetmeyip hatta mezburenin kalbine dahi teselli bahşolurdu. Ol arada dalgaların dahi sükûnet bulmalarına ira'e buyuruldu ise de ve bununla beraber külli şeyi kaza ve kader fehvasınca yigirmi dört sa'at mikdarı bu haliyle ru-yı deryada geşt ü güzar eyledikten sonra sabaha yakın sahilinde mükemmel ve müzeyyen bir saray-ı dil-ârâ inşa olunmuş olan ufacık bir adanın limanına gelip yetişti (Yeniçeri 1986: 175-177). Bu ada, Arabistan şahlarından birinin kızı olan Çeşm-i Ahu'nun adasıdır: Arabistan padişahlarından birisinin iki nefer oğlu ve Çeşm-i Ahu ismiyle bir tek kızı olup, pederinin vuku'-ı vefatına mebni, oğullarının ikisi dahi "Ben padişah olurum" iddi'asında bulunduklarından ayrı ayrı ordular teşkil ve yek-diğeri 'aleyhine cenk ü cidale müdavemet ve hayli zaman zarfında pek çok can u mal telef eylemekte bulunduklarından, merkume Çeşm-i Ahu, biraderlerinin ikisinin dahi kal ü hal-i hareketlerini beğenmediğinden, serini bir kûşe-i selamette hıfzetmek üzre, bir mikdar teb'a ve hademelerini beraber alar gelip ada-yı mezkûru hâlî ve insandan 'ârî bulunduğu halde ihya ve kendisine mahsus olmak üzere sahil-i deryada bir saray-ı mu'alla inşa ve cezire-i mezkûrun ismini Kız Adası tesmiye eylemişti. Ada-yı mezkûrun toprağı mahsuldar ve havası gayet güzel ve ahalisi refah-ı hal üzre geçinmekte olduğu işitilerek 'ale't-tedric etraftan bir hayli muhacirin dahi gelip ada-yı mezkûrda iskân ve merkume Çeşm-i Ahu'yu kendilerine sultan nasbeylediklerinde, merkume kemal-i vech üzre şad u ferah-yab olup, karındaşlarının ileride vuku' bulması ihtimalden olan tasallut ü hücumlarından emin olabilmek için bir mikdar dahi 'asker cem' etti ve mu'tadı üzre saray-ı mezkûrun bahçesi derununda ka'in ve sahile nazar ve zatına mahsus kasrında sabahları oturup bir mikdar etraf ü eknafına seyr ve kahve ve şerbetini -orada- nûş ederdi (Yeniçeri 1986: 177-178). Çeşm-i Ahu'nun adası, XIX.yüzyıl Türk yazılı anlatıları içinde belki de en ayrıntılı tarif edilen adadır. Burada ada, sadece Kalyopi'nin değil, anlatının ikinci derece kişilerinden biri olan ve Kalyopi'nin macerasında önemli bir yer işgal eden Çeşm-i Ahu'nun da kurtuluşu anlamına gelir. Kaygılı bir yaşamdan uzaklaşarak ıssız bir adaya sığınan ve orayı adeta hayata kavuşturan Çeşm-i Ahu, adada kendine güvenli ve huzurlu bir hayat kurmuştur. Anlatıda Çeşm-i Ahu'nun kendisi ve maiyeti için bu hayatı nasıl kurduğuna pek yer verilmemişse de, anlatının ilerleyen bölümlerinde adadaki sosyal yaşamın işleyişine değinilir. Bunda merkez nokta, Kalyopi'dir. Çünkü Kalyopi'nin gelişiyle hem Çeşm-i Ahu'nun hem de bütün adanın hayatı değişir. Aşık olacağı erkeğin bir gün gelip kendisini
bulacağına inanan ve bütün taliplerini reddeden Çeşm-i Ahu, sarayında
oturup denizi seyrederken yarı baygın halde denizde sürüklenmekte
olan Kalyopi'yi görür ve kurtarılmasını emreder. Kalyopi, kız olduğunu
saklamayı başarır, kendisini İstanbul hanedanlarından birinin oğlu
olarak tanıtır ve gemisinin nasıl battığını anlatır. Kalyopi'nin sohbetinden,
arkadaşlığından son derece memnun kalan Çeşm-i Ahu, bir şehzade sandığı
Kalyopi'ye kısa zamanda âşık olur. Ada halkı, onun bu aşk ile kendini
ve halkını unutacağından endişe ettiği için Çeşm-i Ahu'dan Kalyopi'yi
geri göndermesini ister. Çeşm-i Ahu, duygularına gem vuramaz ve halkının
isteğini yerine getiremez. Bunun üzerine ayaklanan ada halkı, Çeşm-i
Ahu'yu tahttan indirir, Kalyopi'yi idam etmeye kalkar. Tam öldürüleceği
sırada Kalyopi, çaresizlikle asıl kimliğini açıklar, hikâyesini anlatır.
Böylece ada halkının takdirini kazanan Kalyopi, adanın yeni sultanı
ilan edilir. Anlatının bu noktasında, metin tam bir siyasetnameye
dönüşür ve okura bir topluluğun nasıl yönetilmesi, bir sultanın nasıl
davranması gerektiğine dair dersler verilir; Kalyopi, ada halkı için
ideal bir sultan olarak sunulur. Bir süre sonra Çeşm-i Ahu hem aldatılmışlığın
hem de tahttan indirilmenin acısıyla bazı düzenler kurar ve halkın
bu sefer de Kalyopi aleyhine ayaklanmasını sağlar. Kalyopi yine erkek
kılığına girerek bir gece gizlice adadan ayrılır ve anlatıda onun
macerasının son aşamasına geçilir. Oldukça geniş bir coğrafyada ve son derece çetin koşullarda verilen maddi-manevi mücadelede, anlatının baş kişisi olan Kalyopi, fiziksel dayanıklılığının yanı sıra akıllı ve namuslu bir kişi oluşuyla da yüceltilmektedir. Kalyopi'nin macerasının neredeyse tamamına yakınının denizlerde, özellikle Akdeniz'de ve adalarda geçmesi, devrin diğer anlatıları arasından Sergüzeşt-i Kalyopi'nin ayrılmasına neden olur. Üstelik o gemiden o gemiye, bir adadan diğerine sürüklenen kişinin bir genç kız olması, eseri -dönemi içinde- daha da ilginç ve farklı kılmaktadır. XIX.yüzyıl İstanbul'unda kadının yaşam koşulları düşünüldüğünde, Kalyopi gibi bir genç kızın değil deniz yolculuğuna, evinden dışarı çıkması bile düşünülemez. Ama yolculuğunun Kalyopi'nin kendi isteğiyle başlamaması, üstelik başına gelebilecek felaketlerin endişesiyle Kalyopi'nin erkek kılığına girip gerçek kimliğini saklayarak yolculuğuna devam etmesi ve gayr-i Müslim bir kadın olması, onun macerasını inandırıcı kılmak için yazarın başvurduğu yöntemlerdir. Anlatının sonunda Kalyopi'nin bütün zorluklara rağmen kendini ve namusunu koruyarak İstanbul'a ve sevgilisi Ziver Bey'e kavuşması ise yazarın böylesi bir yolculuğa oldukça idealist ve iyimser bir bakış açısıyla yaklaştığını gösterir. Gerçi bu, biraz da devrin sosyal koşulları, değer yargıları ve okurların bir roman kahramanından beklentileriyle de ilgilidir. XIX. yüzyılda İstanbul'da yaygın olan halk masallarından bazılarının genç kız kahramanları da istemleri dışında evlerinden ayrılmak ve zorlu yolculluklar yaşamak zorunda kalırlar ama bu genç kızların çoğunun yolculuğu karada geçer. Sadece "Hikâye-i Billur Köşk ile Elmas Sefine" masalındaki prenses denizaşırı bir yolculuğa çıkar, o da babasının izniyle (Hikâye-i Billur Köşk ile Elmas Sefine ?). Kalyopi'nin masallardaki genç kızlardan farkı, tek başına çıktığı yolculuğun büyük ölçüde denizde, adalarda ve Akdeniz'e kıyısı olan kentlerde geçmesidir. Ancak bu kentlerin veya adaların adları hemen hiç belirtilmez. Bu da anlatının masalsı bir coğrafyada sürüp gitmesine neden olur. Ada kavramının ilk yazılı anlatılar arasında en belirgin olarak işlendiği eser, Sergüzeşt-i Kalyopi'dir. Kalyopi, adeta Ahmet Midhat'ın karizmatik karakteri Hasan Mellah'ın dişisidir. Her ikisi de denizlerde dolaşır, kaçar-kovalar, zaman zaman ümitsizliğe ve yalnızlığa kapılsalar da sevgililerine asla ihanet etmez ve sonunda onlara kavuşurlar. Hasan Mellah yahut Sır İçinde Esrar
(1291/1874), Ahmet Midhat'ın Monte Cristo (Alexandre Dumas
Pere)adlı eseri çevirdikten sonra yazdığı bir romandır(1). Bütün roman
bir deniz macerasından ibarettir. Romanın baş kişisi Hasan, denizcilik
okulunda eğitim görmüş, zengin, asil bir gençtir ve onun aşk macerası
da dahil olmak üzere, romanın bütün temel kişilerinin hikâyeleri denizde
geçer. Hasan'ın korsanların gemisine düşüşüyle başlayan macerası,
sevgilisi Cuzella'nın Pavlos tarafından gemiyle kaçırılmasıyla yeni
bir heyecan ve merak kazanır. Bütün roman boyunca Hasan, Cuzella'yı
oradan oraya sürükleyen Pavlos'un peşinden koşar ve Avrupa'da, Afrika'da,
İstanbul'da sürekli olarak onu arar. Ancak Hasan'ın macerası sadece
Cuzella'ya bağımlı olarak biçimlenmez; anlatının önemli iki yan anlatı
halkasını oluşturan Madam İliya-Mösyö İliya hikâyesi ve Esma-Timur
hikâyesi de Hasan'ın gemisiyle çeşitli ülkelere gitmesine neden olur.
Bu deniz yolculukları sırasında savaşların, rehin almaların, esir
düşmelerin yanı sıra fırtınalar, aşklar, ihanetler, entrikalar da
yaşanır. Hasan Mellah'ın gemisiyle dolaştığı coğrafya, Akdeniz coğrafyasıdır;
İspanya, Malta, Fas, Mısır, İstanbul ve Cezayir, Hasan Mellah'ın macerası
boyunca uğradığı belli başlı limanlardır. Kahramanını bu kadar geniş
bir coğrafyada sürekli olarak dolaştıran Ahmed Midhat'ın amacı, Hasan
Mellah'ın gezdiği yerler aracılığıyla okuruna tarihsel, siyasal, coğrafî
bilgi aktarmaktır. Nitekim yazar bunu kendi sözleriyle -ve romanlarından
örnekler vererek- şöyle açıklar: Yazarın değindiği bu özellikleri Hasan
Mellah'ta açıkça görmek mümkündür. Ahmet Midhat, Hasan Mellah'ın
girip çıktığı her yerle ilgili ayrıntılı tarihsel ve coğrafî bilgiyi
okurlarına aktarır. Böylece hem Avrupa hem Osmanlı hem de Akdeniz
tarihiyle ilgili kimi bilgiler okura ulaştırılmış olur. Örneğin Hasan
Mellah'ın gemisi Mısır'a yaklaştığında Kölemenler dönemiyle, Fas'a
gittiğinde Fas tarihindeki ayaklanmalarla, İstanbul'a gittiğinde Osmanlı'daki
esircilikle, Paris'e gittiğinde ise Avrupa salon hayatıyla ilgili
birçok bilgi verilir. Bu sayede yazar, Hasan Mellah romanıyla
adeta bir Akdeniz tarihçesi kurar. Bu tarihçe, kitaplardan edinilmiş
bilgilerin sade ve yalın bir dille, üstelik bir hikâyeye katılarak
aktarıldığı bir bütündür. Kaldı ki, bu özellik sayesinde bilginin
okurun belleğinde daha kalıcı bir yer edinmesi sağlanır. Zaten Ahmet
Midhat'ın da amacı budur; Hasan Mellah'ta açık deniz yolculukları,
belirli bir macera çizgisinin kurulmasında kullanılan cazip ve etkin
bir araçtır. Dönemin diğer anlatılarından farklı olarak, Hasan
Mellah'ta olayların geçtiği coğrafya, masalsı bir coğrafya değil,
gerçek ve tarihsel bir coğrafya olarak Akdeniz'dir; üstelik Osmanlı'yı
ilgilendiren bir bölge olarak sadece Doğu Akdeniz değil, Akdeniz'in
tamamı işlenir. Hasan'ın deniz yolculukları sayesinde okur da Akdeniz'in
tamamını doğusundan batısına, Avrupa'dan Osmanlı'ya dek gezmiş olur.
Böylece hem Osmanlı coğrafyasının sınırları aşılır hem de okurun hayal
dünyasının sınırları -gerçek mekânlarla- genişler. Bu açıdan bakıldığında
Hasan Mellah, tamamen Akdeniz'in romanıdır. 7. Sonuç olarak, XIX.yüzyıl yazılı anlatılarında ada imgesinin kullanımına genel anlamda bakıldığında, yazarların belirli motiflerle bu imgeyi çevreledikleri ve ada imgesini açık deniz yolculuklarından, onun maceralarından bağımsız olarak düşünemedikleri görülür. Anlatının baş kişisinin çoğunlukla istem dışı başlayan macerasının başlangıç bölümlerinde yer alan ada, baş kişinin bulunduğu geminin fırtına yüzünden batması sonucunda zorlukla çıkılan bir kara parçasıdır. Bilinmedik coğrafya ve çıkılan ada, baş kişi için bir kurtuluş olduğu kadar yeni sıkıntıların da başlangıcıdır. "Dünyada tedirgin olan kişi için ada, yaşamaya bir güven, derli topluluk, süreklilik; dünyada mutlu olan kişi için de tutsaklık, darlık, can sıkıntısı yönünde duygular uyandıran bir ortam olur"(Göktürk 1982: 148). İlk Türk yazılı anlatılarında ise ada, sadece bilinmezliği, belirsizliği, korkuyu çağrıştırır; baş kişi orada kendine bir yaşam kurmaya değil, ilk fırsatta oradan kurtulmaya çalışır ve yazar, onu hemen oradan kurtarır. Bu kurtarılış, kimi zaman baş kişiyi doğrudan mutlu sona ulaştırır kimi zaman da baş kişinin macerasındaki zorlu aşamalardan sadece biridir ve onun adadan kurtulmasıyla yeni bir olay çizgisi başlar. Bu nedenle ada motifi, bazen olay çizgisinin hemen başında (Sergüzeşt-i Kalyopi'deki gibi) bazen de en sonunda (Öksüz Kaptan'daki gibi) yer alır. XIX.yüzyıl metinlerinde ada imgesini çevreleyen belirli motifler vardır. Divan ve halk anlatılarının etkisiyle olsa gerek, ada motifinin mutlaka önünde yer alan bir motif, açık denizde fırtına çıkması ve geminin batmasıdır; ki çoğunlukla sadece anlatının baş kişisi kurtulur gemiden(Öksüz Kaptan'da, Muhayyelat'ta olduğu gibi). Adalar çoğunlukla ıssızsa da, kimi zaman baş kişi çıktığı adada farklı bir uygarlıkla, yeni bir yaşam biçimiyle ya da gizemli bir dünyayla karşılaşır, ancak bu kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz bir yaşantıyı getirir arkasından(Muhayyelat'ta, Hayalat-ı Dil'de ve Sergüzeşt-i Kalyopi'de olduğu gibi). Açık denizde korsanlar tarafından kaçırılma veya onlarla savaşma, yazarların heyecanı yükseltmek, merakı arttırmak için anlatılarda sıklıkla kullandığı motiflerdendir(Hasan Mellah'ta, Müsameretname'de, Temaşa-i Dünya ve Cefakâr ü Cefakeş'te olduğu gibi). XIX.yüzyıl yazılı anlatılarının çoğunda coğrafî bir belirginlikten tam olarak söz edilemezse de, anlatıların baş kişilerinin maceraları Akdeniz ülkelerinde geçer. Masalsı bir belirsizlikle örtülmüş olan bu Akdeniz coğrafyasında, anlatı kahramanları Cezayir, Tunus, Süveyş, Kızıldeniz, Fas, Tunus, İspanya, Malta, Mısır gibi ülkelerde dolaşırlar. Ancak bu ülkeler gerçek özellikelriyle anlatılmazlar, anlatı kahramanının evinden uzaklığı yüzünden korkuyu, endişeyi, belirsizliği, bilinmezliği içerirler. Çünkü onlar hâlâ masalların uzak iklimleridir. XIX.yüzyıl sonuna doğru kaleme alınan metinlerde ise Akdeniz coğrafyası daha gerçekçi bir yaklaşımla anlatılara girmeye başlar. Bunda Ahmet Midhat'ın roman yoluyla okuru eğitmeyi amaçlayan tavrının etkisi vardır. Ancak yine de anlatıların hemen hiçbirinde kahramanlar, haritada yeri olan gerçek adalara düşmezler; anlatılardaki ıssız adaların gerçek yeri asla bilinmez. Bu, anlatılarda ada motifinin hayalci ve masalsı bir yaklaşımla işlenmesinin sonucudur. XIX.yüzyıl yazılı anlatılarında gemi yolculuğu ve ada motifinin kullanılışı, düşünsel bir amaca yönelik olmaktan çok duygusaldır. Çünkü ada, bireyin kaderle mücadelesinde en zorlu noktalardan biridir. Gemi kazasında kişi ölümle yüz yüze gelir ve birden yapayalnız kalır. Bu, daha önceki korunaklı dünyanın yıkılışı, altüst oluşu, güvendiği kişilerin tamamının ondan uzaklaşması anlamına gelir. Çoğunlukla tutunduğu tahta parçası ise baş kişinin yaşamla arasındaki çok zayıf bağı düşündürür. Bu noktada anlatının ilk gerilimi ve doruk noktası oluşur ve okur şu soruyu sorar: Baş kişi kurtulacak mı boğulacak mı? Tam bu sırada çıkılan ada, baş kişi için ölümden, okur için de kaygıdan kurtuluş ve rahatlama demektir. Ve ada, kişinin sahip olduğu herşeyden uzak bir halde hayatta tek başına, korumasız kalışının, karşılaşabileceği zorlukların simgesidir. Bununla birlikte adadaki yaşam baş kişi için doğa-insan mücadelesinden çok, kaderci, kabullenmiş, mütevekkil bir hayat görüşünün işaretlerini taşır. Bu, İslamî dünya görüşünün etkilerinin yanı sıra yazarların yazılı anlatı deneyiminden yoksunluklarının da bir sonucudur. Baş kişi, çoğunlukla hiçbir şey yapmaz ve kurtarılmayı bekler. Kurtarılışı, olay geriliminin kısa süreli düşüşü demektir. Ve yazarlar çoğunlukla olayı renklendirmek, macerayı meraklı ve heyecanlı hale getirmek için başvurdukları ada motifini bir seferden fazla kullanmazlar. Bununla birlikte adanın okur üzerinde yarattığı maceracı, gizemli, yoğun etki uzun zaman sürer. Michel Butor, "Her türlü kurmaca, uzamımıza bir yolculuk olarak girer; roman yazınının temel izleğidir bu. Bir yolculuğu anlatan her roman, okuma yeriyle anlatının bizi sürüklediği yer arasındaki uzaklığı eğretileme yoluyla açıklamayı başaramayan romandan daha anlaşılır, daha açık seçiktir" der(1991). XIX.yüzyıl yazarlarının bir kısmının eserlerinde rastlanan açık deniz yolculuklarının ve ada maceralarının nedeni de okurun bu evrensel isteğinde aranmalıdır. Çünkü yolculuk, okur için bulunduğu dünyadan uzaklaşma, ada ise yeni yaşamlar keşfetme ve o yeni dünyada kendine yeni ve özgür bir yaşam kurma demektir.
Kaynakça AHMET MİDHAT 1975a Denizci Hasan I.
Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları (Sadeleştiren: Kenan Akyüz). DİZDAROĞLU, Hikmet 1975 "İlk Roman
Çevirisi Üstüne." Türk Dili, XXXI, 282, 1 Mart: 199-203. |
||