Kendi
gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa,
tam oniki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp
kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.
Ve
onikinci yılda, hasat ayı olan Ielool'un yedinci gününde,
şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı
ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.
O
anda kalbinin kapıları açıldı ve sevinci denize doğru uzandı.
Ve gözlerini kapadı, ruhunun sessizliğinde dua etti.
Tepeden
inerken bir hüzün hissetti ve kalbinde şöyle düşündü:
"Nasıl
huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..
Duvarlar
arasında acı dolu geçen uzun günler,
yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?
Bu
caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki,
özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki,
sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam..
Bugün
üstümden çıkardığım bir giysi değil,
kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..
Geride
bıraktığım bir düşünce değil,
açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül...
Yine
de daha fazla oyalanamam...
Herşeyi
kendine çeken deniz beni de çağırıyor;
yola çıkmalıyım...
Çünkü
kalmak, saatler geceyle yanarken,
donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek...
Buradaki
herşeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?
Bir
ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.
Boşluğu yalnız başına aramalı...
Ve
kartal, tek başına,
yuvasını taşımadan Güneş'e uçmalı..."
Tepenin
yamacına eriştiğinde tekrar denize döndü
ve baş tarafında kendi yöresinden gemicileri barındıran
gemisinin limana yanaştığını gördü.
Ruhundan
kopan sözlerle onlara seslendi:
"Kadim
annemin oğulları, med-cezir süvarileri...
Ne kadar sık benim rüyalarıma yelken açtınız.
Şimdi benim uyanışıma geldiniz,
ki bu benim en derin rüyam olmalı...
Gitmeye
hazırım ve şevkimin yelkenleri rüzgarı bekliyor.
Bu
durgun havadan sadece bir nefes daha alacağım,
sadece bir bakış daha geriye, sevgi dolu...
Ve
sonra aranızda yerimi alacağım,
gemiciler arasında bir deniz yolcusu olarak ben...
Ve
sen, engin deniz, uyuyan anne,
nehrin, ırmağın özgürlüğü...
Bu
nehir sadece bir kıvrım daha yapacak,
bu arazide bir kere daha çağıldayacak...
Ve ben sana geleceğim,
sınırsız okyanusa sınırsız bir damla..."
Yürürken,
uzaktaki tarlalardan, bağlardan,
erkeklerin ve kadınların
şehir kapılarına doğru koşuştuklarını gördü.
Birbirlerine geminin gelişinden bahsettiklerini
ve kendi adını çağırdıklarını duydu.
Şöyle
düşündü:
"Ayrılık
günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?
Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?
Sabanını
tarlanın ortasında bırakana,
üzüm cenderesinin çarkını durdurana
ben ne verebilirim?
Kalbim
meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de
derleyip onlara sunabilsem..
İştiyakım
bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem...
Bir
yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,
yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?
Sessizliğin
arayıcısı olan ben, sessizlik içinde
başkalarına güvenle dağıtabileceğim
nasıl bir hazine buldum?
Eğer
bugün hasat günüyse,hangi tarlalara
ve hangi anımsanmayan mevsimlerde
tohumları ekmiş olabilirim?
Ve
eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,
içinde yanan benim alevim olmayacak...
Kendimi
bomboş ve karanlık hissederek
fenerimi kaldıracağım...
Ve
gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;
onu yakacak da..."
Bunlar
kelimelere dökülenlerdi.
Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı.
Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı...
Ve
şehre döndüğünde, herkes onu karşılamaya geldi.
Adeta tek bir ses olarak ağlıyorlardı.
Ve
şehrin yaşlıları ileri çıkıp şöyle dediler:
"Henüz
gitme; bizi bırakma.
Bizim
alacakaranlığımıza öğle ışığı oldun;
ve gençliğin, hayallerimize hayaller getirdi.
Sen
aramızda bir yabancı, bir misafir değilsin.
Çok sevdiğimiz oğlumuzsun...
Gözlerimiz,
senin yüzününü görememenin açlığını
ve acısını yaşamasın."
Ve
rahiplerle rahibeler konuşmaya başladılar:
"Denizin
dalgalarının bizi ayırmasına,
aramızda geçirdiğin yılların bir anı olmasına izin verme.
Aramızda
bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen,
yüzümüze düşen bir ışık oldu.
Seni
çok sevdik; ama sevgimiz
sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.
Ama
şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor;
sevgimiz önüne seriliyor.
Hep
yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini,
ayrılma anına kadar anlıyamıyor..."
Diğerleri
de ona yalvardılar; ama o hiç cevap vermedi.
Sadece başını önüne eğdi ve ona yakın duranlar,
göğsüne düşen göz yaşlarını gördüler.
Sonra,
kalabalıkla birlikte
tapınağın önündeki meydana doğru yürüdüler.
Ve
mabetten Almitra adında bir kahin kadın çıktı.
Ve
o, kadına sonsuz bir şefkatle baktı;
çünkü daha şehirdeki ilk gününde onu bulan
ve inanan bu kadın olmuştu.
Ve
kadın onu selamlıyarak konuşmaya başladı:
"Tanrının
sevgili kulu,
son noktayı keşfedebilmek için
uzun zamandır uzakları gözlüyor, gemini bekliyorsun.
Ve
şimdi gemin burada, sen de gitmelisin.
Anılarındaki
ülke ve büyük dileklerinin mekanı için
duyduğun hasret çok derin.
Ve ne sevgimiz seni bağlıyabilir,
ne de sana olan ihtiyacımız seni tutabilir.
Ancak
bizden ayrılmadan önce bizimle konuşmanı
ve bize gerçeği anlatmanı istiyoruz.
Ve
biz onu çocuklarımıza,
onlar da kendi çocuklarına aktaracaklar
ve o hiç bir zaman yok olmayacak...
Yalnızlığında
bizim günlerimizi gözlemledin ve
uyanıklığında, bizim uykumuzun hıçkırıklarını
ve kahkahalarını dinledin.
Şimdi
bizi bize aç ve doğumla ölüm arasında
yer alanlardan sana aşikar olanları bize de anlat."
Ve
o cevap verdi:
"Orphales
halkı,
tam şu anda ruhlarınızda devinmede olandan öte,
size neden bahsedebilirim?"
Bunun
üzerine Almitra, "Bize sevgiden bahset..." dedi.
Ve
o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Ve
yüksek bir sesle konuşmaya başladı:
"Sevgi
çizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...
Ve
kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Ve
sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Çünkü
sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
En
yükseklere uzanıp, Güneş'le
titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
Mısır
biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Bembeyaz
olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Sevgi
bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
Ancak
korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adım atın...
Adım
atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sevgi
hiçbirşey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Sevgi
sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Sevdiğinizde,
"Tanrı benim kalbimde," yerine,
Şöyle deyin, "Ben kalbindeyim Tanrı'nın ..."
Ve
sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Sevgi
bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
Fakat
seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Erimek
ve akmak,geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şafak
vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Sessizce
çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Ve
uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla..."
Sonra
Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"
Ve
o cevap verdi:
"Siz
beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
dağıttığında da beraber olacaksınız.
Siz
Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat
birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve
izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi
sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin
bardaklarını doldurun;
ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama
birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce
şarkı söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize
kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
Ve
yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
birbirinin gölgesi altında büyüyemez."
Ve
bir genç, şöyle dedi: "Bize arkadaşlıktan bahset."
Ve
o cevap verdi:
"Arkadaşınız,
cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
O
sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
Arkadaşınız
sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
Ve
o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
Arkadaşınızdan
ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
Ve
arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
Çünkü,
salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.
Ve
arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.
Çünkü
salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mi?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
Çünkü
o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.
Ve
arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir."
Sonra
bir öğretmen, "Bize eğitimden bahset." dedi.
Ve
o cevap verdi:
"Hiç
kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen
yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz.
Takipçileri
arasında mabedin gölgesinde
yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil
sadece inancını ve sevgisini verebilir.
Eğer
gerçek bir bilgeyse,
bilgeliğinin evine davet etmek yerine,
sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.
Bir
astronomi bilgini,
size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir
ama anlayışını size veremez.
Bir
müzisyen her yerde var olan ritimlerle
bir şarkı söyleyebilir;ancak ne ritmi yakalayan kulağı,
ne de onu ekolayan sesi size sunabilir.
Ve
semboller ilminde usta biri,
size simgesel alanlardan söz eder,
ama sizi oralara taşıyamaz.
Çünkü
bir kişinin sahip olduğu ilham,
kanatlarını başka birine ödünç veremez.
Ve
nasıl herbiriniz Tanrı'nın bilgisinde özgün
bir yere sahipseniz, sizin de Tanrı'yı kayrayışınız
ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır."
Sonra
bir avukat, "Bize kurallardan bahset..." dedi.
Ve
o cevap verdi:
"Siz
kurallar koymayı çok seversiniz,
Ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.
Tıpkı
okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan,
sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.
Ancak
siz kumdan kulelerinizi yaratırken, okyanus
kıyıya kum taşımaya devam eder.
Ve
siz onları yerle bir ederken, okyanus da sizinle birlikte güler.
Gerçekten
de okyanus, daima masum olanla beraber güler.
Fakat
yaşamı bir okyanus ve insanların koyduğu kuralları kumdan
kuleler olarak görmeyen kişiler için ne diyebiliriz?
Onlar
için yaşam bir kaya, ve kanun bu kayayı kendi isteklerine göre
oyup şekillendirmek için kullanacakları bir keski gibidir.
Danscılardan
nefret eden yeteneksiz biri için ne diyebiliriz?
Veya
boyunduruğundan hoşnut olup, ormanındaki geyiği başıboş
bir serseri olarak yargılayan bir öküz için?
Peki,
derisini dökemediği için, diğerlerini çıplak ve ahlaksız
olarak niteleyen yaşlı bir sürüngene ne demeli?
Veya
bir düğün şölenine erkenden gelen, iyice karnını doyurduktan
ve yorulduktan sonra, yemekleri ve eğlenceyi kötüleyen biri için?
Bunlar
hakkında söyleyebileceğim tek şey, hepsinin güneş ışığı
altında oldukları halde, Güneş'e sırtlarını dönmüş olduklarıdır.
Onlar
salt kendi gölgelerini görebilirler ve bu gölgeler, onların kanunları
olur.
Ve
onlar için Güneş, bir gölge yaratıcısından başka ne olabilir ki?
Ve
onlar için kurallara uymak, başlarını yere eğip, toprak üzerindeki
gölgelerini izlemekten başka bir şey değildir.
Ancak
yüzünü Güneş'e çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine
çizilmiş imajlar durdurabilir mi?
Eğer
rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir?
Eğer
boyunduruğunuzu kırarsanız, ama başka birinin hücresinin
kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir?
Ve
eğer dansederseniz, ama başka birinin zincirlerine takılıp
sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir?
Orphalese
halkı, davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini
gevşetebilirsiniz,ama bir tarla kuşuna şarkı söylememesi
için kim emir verebilir ki?"
Ve
bir öğrenci, "Bize konuşmadan bahset" dedi.
Ve
o cevap verdi:
"Siz
konuştuğunuzda,düşüncelerinizle
barış içinde olmayı terkedersiniz;
Ve
kalbinizin ıssızlığında daha fazla kalamadığınızda,
dudaklarınızla yaşamaya başlarsınız.
Ses
sizin için bir eğlence, bir zaman geçirme aracı olur.
Ve
konuşmalarınızın çoğunda,
düşünce yarı yarıya katledilir;
Çünkü düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir;
kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.
Aranızda
bazıları,
yalnızlığın korkusuyla konuşkan birini ararlar;
Çünkü, tek başına olmanın sessizliği, gerçek ve çıplak
kendilerinigözleri önüne serer,ki onlar bundan kaçarlar.
Ve
konuşmayı seven bazılarınız vardır ki, bilgisizce ve
önceden düşünmeden, kendilerinin bile anlamadığı
bir gerçeği ifşa edebilirler.
Ancak
bazılarınız ise içlerinde gerçeği taşır,
ama onu kelimelerle dile getirmezler.
Böylelerinin
sinelerinde ruh,
ritmik bir sessizlik içinde dinlenir.
Bir
arkadaşınızla karşılaştığınızda, ruhunuzun
dudaklarınıza doğru hareket etmesini
ve dilinizi yönetmesini sağlayın.
Sesinizin
içindeki sesin,onun kulağının
içindeki kulağa seslenmesine izin verin;
Çünkü onun ruhu,sizin kalbinizin
gerçeğini saklıyacaktır;
Tıpkı
kadeh boşalıp, rengi unutulsa bile,
şarabın tadının ağızda kalması gibi..."
Ve
bir adam şöyle dedi: "Bize kendini bilişden bahset."
Ve
o cevap verdi:
"Kalbiniz
gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.
Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.
Düşüncelerinizde
daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.
Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.
Ve
böyle de olması gerekir.
Ruhunuzun
saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı;
Ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.
Ancak
bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;
Ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.
Çünkü
kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.
'Tek doğruyu buldum' değil, 'Bir doğruyu buldum' deyin.
'Ruha
giden yolu buldum' değil,
'Kendi yolumda yürürken ruhu buldum' deyin.
Çünkü
ruh, her yolda yürür.
Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;
ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.
Ruh, sayısız taç yaprakları olan
bir lotus çiçeği gibi açılır."
Sonra,
varlıklı bir adam konuştu: "Bize vermekten bahset."
Ve
o cevap verdi:
"Sahip
olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
Gerçek
veriş, kendinizden vermektir.
Çünkü
sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?
Ve
yarın, kutsal şehre giden hacıları takip ederken, kemiklerini,
iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?
Ve
ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka birşey değil midir?
Kuyunuz
tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?
Çok
fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.
Ve
bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler.
Bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.
Bazıları
sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.
Bazıları
ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.
Ve
bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;
Onlar,
şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.
Böyle
kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.
İstendiği
zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.
Ve
cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.
Vermekten
alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?
Sahip
olduğunuz her şey bir gün verilecektir.
Öyleyse
şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil siz yaşayın..
Çoğunlukla
şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'
Ne
koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.
Onlar,
saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.
Herhalde
kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden
bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.
Ve
hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.
Faydasından
öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve
güvenden daha büyük bir değer var mıdır?
Ve
siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da
onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını
utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?
Önce
kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.
Çünkü
gerçekte herşeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.
Ve
siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.
Bunun
yerine, armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;
Çünkü
borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir..."
Ve
bir kadın, "Bize acıdan bahset" dedi.
Ve
o cevap verdi:
"Acınız,
anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
Nasıl
bir meyvenin çekirdeği, kalbi Güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
Ve
eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
Ve
kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylıyacaksınız.
Ve
kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
Acılarınızın
çoğu sizin tarafından seçilmiştir.
Acınız,
aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
Doktorunuza
güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
Çünkü
size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"Görülmeyen"in şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
Ve
size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
O'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."
Şehri
yılda bir ziyaret eden bir münzevi
şöyle dedi: "Bize hazdan bahset."
O,
konuşmaya başladı:
"Haz
bir özgürlük şarkısıdır,
Ama özgürlük değil...
Haz,
arzuların tomurcuğudur,
Ama meyvesi değil...
Yükselişi
çağıran bir derinliktir,
Ama ne derin, ne de yüksek olandır...
Kafestekinin
kanatlanışıdır,
Mekanla sınırlanmış değildir...
Haz,
aslında bir özgürlük şarkısıdır...
Bu
şarkıyı tüm kalbinizle söyleyin,
Ama şarkıda kalbinizi yitirmeden...
Gençliğin
büyük bölümü hazzı arar,
sanki haz herşey gibi; ama yargılanır
ve azarlanırlar.
Ben
onları ne yargılar, ne azarlarım. Bırakın arasınlar...
Çünkü onlar arayışlarındayalnızca hazzı bulmayacaklar.
Hazzın yedi kızkardeşi vardır ve en küçükleri
bile hazdan daha muhteşemdir.
Bitki
kökleri için toprağı kazarken hazine bulan
adamın hikayesini duymadınız mı?
Aranızda
daha olgun olan bazıları geçmişte yaşadıkları hazları,
sarhoşken işlenen yanlışlar misali, pişmanlıkla hatırlar.
Fakat pişmanlık aklın bulutlandırılmasıdır, uslandırılması değil.
Onlar
hazlarını minnetle anmalıdırlar, bir yazın sonundaki hasat gibi.
Yine
de onları unutmak rahatlatıyorsa, bırakın rahat kalsınlar.
Arayanlar
kadar genç, hatırlayanlar kadar yaşlı
olmayanlar ise, ruhun gereklerini ihmal etmek veya
kabahat işlemek korkusuyla hazdan sakınırlar.
Fakat
onları da yönlendiren hazdır;
bitki kökleri için toprağı titreyen ellerle
kazsalar bile onlar da hazineyi bulurlar.
Söyleyin
bana, onlar kim ki ruhu gücendirsinler?
Bülbül gecenin sessizliğini veya ateş böceği
yıldızları gücendirebilir mi?
Ve
sizin ateşiniz veya dumanınız rüzgara yük olur mu?
Nasıl
olur da ruhu, bir çomakla karıştırabileceğiniz
sakin bir havuz gibi algılayabilirsiniz?
Çoğunlukla,
hazzı reddettiğinizde asıl yaptığınız,
varlığınızın gizli yerlerinde arzuyu depolamak olacaktır.
Bugün
ihmal edilenin yarını beklemediğini kim bilebilir?
Ve
bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir.
Ve güzel müzik veya anlaşılmaz
sesler çıkarmak size kalmıştır.
Şimdi
kalbinize sorun:
'Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?'
Kırlara,
bahçelere çıkın; öğreneceksiniz ki çiçeklerden
bal toplamak arının hazzıdır; balını sunmak ise çiçeğin...
Çünkü
arıya göre çiçek yaşamın kaynağıdır.
Ve çiçek için arı sevginin ulağıdır.
Ve
ikisi için ise, hazzın verilmesi ve alınması
bir gereksinim ve bir vecddir...
Hazlarınızda
arılar ve çiçekler gibi olun..."
Sonra
bir kadın konuştu:
"Bize haz ve ıstıraptan bahset."
Ve
o cevap verdi:
"Hazzınız,
ıstırabınızın maskesiz halidir.
Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu,
sık sık gözyaşlarınızla dolar.
Başka
türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istırabın
içinize kazıdığı alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.
Ve
şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında
yanan aynı kadeh değil midir?
Ve
sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce
bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?
Kendinizi
neşeli hissettiğinizde
kalbinizin derinliklerine inin.
Farkedeceksiniz
ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmuştu.
Üzgün
olduğunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir şey için ağlıyorsunuz.
Bazılarınız,
"Haz, ıstıraptan daha anlamlıdır" der;
diğerleri ise, "Hayır, ıstırap daha anlamlıdır".
Bense,
ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum.
Onlar
beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanızda otururken,
unutmayın ki, diğeri de yatağınızda uyuyordur.
Gerçekte
siz, hazzınızla ıstırabınız
arasında bir terazi konumundasınız.
Sadece boş olduğunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.
Bir
hazine avcısı, altın ve gümüşünü tartmak için
sizi kullandığında, haz ve ıstırap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktır."
Ve
bir astronomi bilgini, "Bize zamandan bahset" dedi.
Ve
o cevap verdi:
"Ölçüsüz
ve ölçülemeyen zamanı ölçebileceksiniz.
Davranışlarınızı ayarlayacak, ve hatta ruhunuzun rotasını,
saatlere ve mevsimlere göre yönlendirebileceksiniz.
Zamanı,
kıyısında oturup, akışını izleyeceğiniz
bir nehir haline döndüreceksiniz.
İçinizde
zamana bağlı olmadan varolan öz,
yaşamın zamandan bağımsızlığının zaten farkındadır;
Ve bilir ki, dün bugünün anısı, yarın ise bugünün rüyasıdır.
Ve
yine bilir ki, içinizde şarkı söyleyen veya düşünen özünüz,
hala yıldızları uzaya dağıtan o ilk an'ın içinde devinmektedir.
Aranızda,
özündeki sevme gücünün sınırsızlığını
hissetmeyen var mıdır acaba?
Yine
de bu hudutsuzluğuyla aynı sevginin,
bir sevgi düşüncesinden diğerine,
bir sevgi davranışından bir başkasına,
kendi varlığının tam orta yerinde sımsıkı
ve hareket etmeden durduğunu kim hissetmez?
Ve
zaman da, tıpkı sevgi gibi bölünemez ve ölçülemez değil midir?
Yine
de eğer düşüncenizde zamanı mevsimlerle ölçmek isterseniz,
her mevsimin diğerlerini içermesine izin verin.
Ve
bırakın bugününüz, geçmişi anılarla,
geleceği ise özlemle kucaklasın."