kararan karankara : uğur halıcı : 02112001  
 

 

Şirket kurduk, ayak işlerini bana yıktılar. Ben akıllıymışım, hesap işlerinden iyi anlarmışım, vesaire vesaire. Öyle bir dolduruşa getiriyorlar ki, insan kendini gerçekten akıllı hissediyor. Bu böbürleniş fazla uzun sürmüyor elbette, banka kuyruğunda beklerken balon gibi sönüveriyor.. Sıra numaramı gösteren fiş elimde, gözlerim kırmızı ışıklı numaratörde bekle babam bekle...

Onlar ne hindir! Kendileri sıcacık büroda gelsin kahve, gelsin çay.. Ben burada banka kuyruğunda... Oğlum Nihat, kızlarla ortaklık kurmayacaksın, bu işleri başına böyle yıkıverirler... Çizim masasının başında kikir kikir gülüyorlardır şimdi.

Tink, numaratördeki sayı bir tane atıyor. Bazan tink, tink atar.. Hatta tink, tink, tink bile olur. Benim numaraya daha çok var. Bir kitap alsaydım ya yanıma! Umutsuzca el çantamı karıştırıyorum.. Çek var, kitap yok, kalem var, kağıt yok. Çeklere resim yapamam.. Kalemle sıra numaramı gösteren fişe bir şeyler çiziktiriyorum, döviz kurlarını gösteren ışıklı panoyu okuyorum, vakit geçmiyor.

Bir gazete alıp da gelsem mi? Dışarıda bankanın hizasında bir bank, bankın hemen yanında bir simitçi var. Gençten biri caddeyi bu tarafa doğru geçti, geldi banka oturdu. Banka burada, bank şurada! Kimbilir gazeteci nerede? İşte ne güzel oturuyorum, kalktığım anda yerimi kapıverirler! Şu kalabalığa baksana.

Panoda şimdi faiz oranları var, yazılar dönüp duruyor. Fişte çiziktirecek yer kalmadı.. Duvara çizsem? Picasso bankada beklerken, sıkıntıdan duvara resim yapmış, banka müdürü duvarı söktürüp evine götürmüş. Buradakiler benim kıymetimi anlamazlar ki! Hemen kaşlarını çatıp, söylenir biri:

- Duvarları karalamayın, beyefendi!
- Duvarları karalamıyorum hanımefendi, bu bir sanat eseridir!
- Ah, pardon! Siz miydiniz?

Diğerleri:

- Kusura bakmayın nasıl da farkedememişiz!
- Buyrun çizin, biz sonra duvarı söktürürüz, müdüranımın evine diktiririz.
- Çay, kahve ne arzu edersiniz?

Neyse o günlere daha var.. Biz önce işleri yoluna koyalım, sonra bu ayak işlerine bakacak birini tutarız belki!

Oyalanacak bir şeyler bulmalı... "Bak baba bu bank, bu banka! Baba bana bank al, banka alma! Niye oğlum niye? Bank bankadan daha iyi diye!" Tink. "Bir bank bir banka, bak bu banka bir başka banka demiş!".

Ben "bank" ve "banka" kelimeleri arasında saçmalarken, dışarıda bankta oturan oğlan kendi suratına bir tokat patlattı. Arkası dönüktü, yanlış mı gördüm acaba? Tink. Bir gözüm numaratörde, bir gözüm oğlanda, sabırla bekliyorum, bir tokat daha atacak mı diye.

İşte bir tokat daha! Simitçi de oğlana bakıyor... Bir insan kendi kendine niye tokat atar? İşlem sırası hala gelmedi ama halimden memnunum. Bir eğlence çıktı. Kaç tink'ten sonra bir tokat geliyor acaba? Yedi tink bir tokat.. Beş tink, bir tokat... Altı tink, bir tokat..

Sonunda, hava hafiften kararırken, sıram geldi... Aklım oğlanda, işim bitmeden gitmese bari! Çekleri bozdurdum, paraları cüzdana yerleştirdim, cüzdanı dikkatlice ceketimin iç cebine koydum. Paraları el çantasına özellikle koymuyorum, neme lazım, orda burda unutuveririm sonra...

Oğlan hala bankta oturuyor. Daha iyi bir inceleme fırsatı yaratmak için bir simit alıp yanına oturdum. Oğlanın kendine bir tokat atmasını bekliyorum. Yanına oturunca ellerini dizlerinin altına soktu, elimdeki simite bakıyor. Elini çıkarsın diye bir parça simit verdim. Oğlan simiti bir lokmada yuttuktan biraz sonra,

- Paramararama kararankarankarada, deyip suratına bir tokat patlattı.

Simitçi başıyla oğlanı gösterip, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana göz kırptı. "Sen bunu tanıyor musun?" gibisinden simitçiye işaret ettim, "yok" dedi kaşlarıyla. Yeni bir tokat için sabretmek gerek. Bir parça simit verip beklemeli.

Yeni tokat geldiğinde oğlanın ne dediği benim için biraz daha anlaşılır oldu:

- Para-mara-rama kararan-karan-karada.

Tokattan sonra yine ellerini dizlerinin altına soktu, gözü simitte.

- Karnın aç mı? dedim.

- He, dedi.

Bu kadar eğlence yeter, biraz da karşılığını vermeli!

- Hadi gel sana bir ziyafet çekeyim.

Simitçiye "Eyvallah" deyip ayrıldık. Yanım sıra yürüyor, elleri ceplerinde. Caddede biraz ilerleyince bir hamburgerci bulduk. İkişer hamburger, birer kola aldım. Küçücük dükkanda bir kaç tabure var ama hepsi dolu. Duvar boyunca uzanan tezgaha hamburger ve kolaları koyduk.. El çantamı koymuyorum, koltuğumun altında sıkı sıkı tutuyorum, ne olur ne olmaz! Duvardaki aynadan yüzüne bakarak:

- Adın ne? dedim.
- Hakkı.
- Kaç yaşındasın?
- Onaltı.

Cevapları kısa, kısa. Aklı hamburgerlerde.

- Anan, baban var mı?
- Yok!
- Kimin yanında kalıyorsun?
- Kimsenin.

Ben bir taneyi yiyemeden, o hamburgerlerin ikisini birden kocaman lokmalarla yuttu. Benim diğer hamburgeri de ona verdim, hemen mideye indirdi.

Dışarı çıktığımızda, bir taksi durdurarak

- Ayrılma vakti geldi, dedim.
- Sağol abem, öpeyim abem!

Ben karşı koymaya çalışırken beni zorla kucaklayıp, iki yanağıma birer abartılı öpücük kondurdu. Ayrılırken bir kez daha "Para-mara-rama kararan-karan-karada" dedi ve geri geri giderek Meşrutiyet'teki akşam kalabalığına karıştı. Son bir tokat attı mı göremedim. Taksiye bindiğimde gözden kaybolmuştu bile.

"Merhametten maraz doğar" derler, doğruymuş. Cüzdanın gittigini taksi şöförüne para vereceğim zaman anladım. Parayı ve oğlanı aramak mı? Geçmiş olsun! Şöför halime pek acımış göründü ama bıyık altından da gülmüştür herhalde. Şirketin bir kartını ve telefon numaralarımı verdim. Evin adresini zaten biliyor.

Akşamın geri kalan vakti, oraya buraya telefon edip cüzdandaki kredi ve banka kartlarını iptal ettirmekle geçti. Neyse ki kimlikler el çantasındaymış. Can sıkıntısından yemek yemek bile gelmedi içimden.

Erkenden yattım. Gece boyunca bir o yana, bir bu yana dönüp "para-mara-rama kararan-karan-karada" diye mırıldanıp durdum, uyuyamadım. Tan ağarırken "para-mara-rama kararan-karan-karada" deyip kendi suratıma bir tokat attığımda oğlanın dediklerinin sırrı çözülüverdi: "Para, mara arama kararan, kara Ankara'da". Sonra uykuya dalmışım.

Öğle vakti kızlar arabayla gelip beni büroya götürdüler. Başta anlattıklarımı şaka sanıp pek inanmadılarsa da, taksi şöförü parasını almaya geldiğinde, işin pek şüphe götürür bir yanının olmadığı ortaya çıktı. Böylece benim bir salak olduğumu kabul edip, bundan sonra bir daha beni akıllı olduğuma inandırmaya kalkışmadılar.

O ay şirkette epeyce sıkıntı çektik. Sonraki zamanlarda ise bu olaya çok güldük. Doğrusu bu ya, oğlanın bana önemli bir faydası da olmadı değil! Onun sayesinde bankaya gitmekten kurtuldum. Bir daha görsem, kocaman bir öpücük de ben onun yanağına konduracağım ama göremiyorum. Belki kızlar birgün bankada beklerken görürler, kimbilir...

Ekim 2001