Şirket kurduk, ayak
işlerini bana yıktılar. Ben akıllıymışım, hesap işlerinden iyi anlarmışım,
vesaire vesaire. Öyle bir dolduruşa getiriyorlar ki, insan kendini gerçekten
akıllı hissediyor. Bu böbürleniş fazla uzun sürmüyor elbette, banka
kuyruğunda beklerken balon gibi sönüveriyor.. Sıra numaramı gösteren
fiş elimde, gözlerim kırmızı ışıklı numaratörde bekle babam bekle...
Onlar ne hindir!
Kendileri sıcacık büroda gelsin kahve, gelsin çay.. Ben burada banka
kuyruğunda... Oğlum Nihat, kızlarla ortaklık kurmayacaksın, bu işleri
başına böyle yıkıverirler... Çizim masasının başında kikir kikir gülüyorlardır
şimdi.
Tink, numaratördeki
sayı bir tane atıyor. Bazan tink, tink atar.. Hatta tink, tink, tink
bile olur. Benim numaraya daha çok var. Bir kitap alsaydım ya yanıma!
Umutsuzca el çantamı karıştırıyorum.. Çek var, kitap yok, kalem var,
kağıt yok. Çeklere resim yapamam.. Kalemle sıra numaramı gösteren fişe
bir şeyler çiziktiriyorum, döviz kurlarını gösteren ışıklı panoyu okuyorum,
vakit geçmiyor.
Bir gazete alıp
da gelsem mi? Dışarıda bankanın hizasında bir bank, bankın hemen yanında
bir simitçi var. Gençten biri caddeyi bu tarafa doğru geçti, geldi banka
oturdu. Banka burada, bank şurada! Kimbilir gazeteci nerede? İşte ne
güzel oturuyorum, kalktığım anda yerimi kapıverirler! Şu kalabalığa
baksana.
Panoda şimdi faiz
oranları var, yazılar dönüp duruyor. Fişte çiziktirecek yer kalmadı..
Duvara çizsem? Picasso bankada beklerken, sıkıntıdan duvara resim yapmış,
banka müdürü duvarı söktürüp evine götürmüş. Buradakiler benim kıymetimi
anlamazlar ki! Hemen kaşlarını çatıp, söylenir biri:
- Duvarları karalamayın,
beyefendi!
- Duvarları karalamıyorum
hanımefendi, bu bir sanat eseridir!
- Ah, pardon! Siz
miydiniz?
Diğerleri:
- Kusura bakmayın nasıl
da farkedememişiz!
- Buyrun çizin,
biz sonra duvarı söktürürüz, müdüranımın evine diktiririz.
- Çay, kahve ne arzu
edersiniz?
Neyse o günlere
daha var.. Biz önce işleri yoluna koyalım, sonra bu ayak işlerine bakacak
birini tutarız belki!
Oyalanacak bir şeyler
bulmalı... "Bak baba bu bank, bu banka! Baba bana bank al, banka alma!
Niye oğlum niye? Bank bankadan daha iyi diye!" Tink. "Bir bank bir banka,
bak bu banka bir başka banka demiş!".
Ben "bank" ve "banka"
kelimeleri arasında saçmalarken, dışarıda bankta oturan oğlan kendi
suratına bir tokat patlattı. Arkası dönüktü, yanlış mı gördüm acaba?
Tink. Bir gözüm numaratörde, bir gözüm oğlanda, sabırla bekliyorum,
bir tokat daha atacak mı diye.
İşte bir tokat daha!
Simitçi de oğlana bakıyor... Bir insan kendi kendine niye tokat atar?
İşlem sırası hala gelmedi ama halimden memnunum. Bir eğlence çıktı.
Kaç tink'ten sonra bir tokat geliyor acaba? Yedi tink bir tokat.. Beş
tink, bir tokat... Altı tink, bir tokat..
Sonunda, hava hafiften
kararırken, sıram geldi... Aklım oğlanda, işim bitmeden gitmese bari!
Çekleri bozdurdum, paraları cüzdana yerleştirdim, cüzdanı dikkatlice
ceketimin iç cebine koydum. Paraları el çantasına özellikle koymuyorum,
neme lazım, orda burda unutuveririm sonra...

Oğlan hala bankta
oturuyor. Daha iyi bir inceleme fırsatı yaratmak için bir simit alıp
yanına oturdum. Oğlanın kendine bir tokat atmasını bekliyorum. Yanına
oturunca ellerini dizlerinin altına soktu, elimdeki simite bakıyor.
Elini çıkarsın diye bir parça simit verdim. Oğlan simiti bir lokmada
yuttuktan biraz sonra,
- Paramararama kararankarankarada,
deyip suratına bir tokat patlattı.
Simitçi başıyla
oğlanı gösterip, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bana göz kırptı. "Sen
bunu tanıyor musun?" gibisinden simitçiye işaret ettim, "yok" dedi kaşlarıyla.
Yeni bir tokat için sabretmek gerek. Bir parça simit verip beklemeli.
Yeni tokat geldiğinde
oğlanın ne dediği benim için biraz daha anlaşılır oldu:
- Para-mara-rama
kararan-karan-karada.
Tokattan sonra yine
ellerini dizlerinin altına soktu, gözü simitte.
- Karnın aç mı?
dedim.
- He, dedi.
Bu kadar eğlence
yeter, biraz da karşılığını vermeli!
- Hadi gel sana
bir ziyafet çekeyim.
Simitçiye "Eyvallah"
deyip ayrıldık. Yanım sıra yürüyor, elleri ceplerinde. Caddede biraz
ilerleyince bir hamburgerci bulduk. İkişer hamburger, birer kola aldım.
Küçücük dükkanda bir kaç tabure var ama hepsi dolu. Duvar boyunca uzanan
tezgaha hamburger ve kolaları koyduk.. El çantamı koymuyorum, koltuğumun
altında sıkı sıkı tutuyorum, ne olur ne olmaz! Duvardaki aynadan yüzüne
bakarak:
- Adın ne? dedim.
- Hakkı.
- Kaç yaşındasın?
- Onaltı.
Cevapları kısa,
kısa. Aklı hamburgerlerde.
- Anan, baban var
mı?
- Yok!
- Kimin
yanında kalıyorsun?
- Kimsenin.
Ben bir taneyi yiyemeden,
o hamburgerlerin ikisini birden kocaman lokmalarla yuttu. Benim diğer
hamburgeri de ona verdim, hemen mideye indirdi.
Dışarı çıktığımızda,
bir taksi durdurarak
- Ayrılma vakti
geldi, dedim.
- Sağol abem, öpeyim
abem!
Ben karşı koymaya
çalışırken beni zorla kucaklayıp, iki yanağıma birer abartılı öpücük
kondurdu. Ayrılırken bir kez daha
"Para-mara-rama kararan-karan-karada" dedi ve geri
geri giderek Meşrutiyet'teki akşam kalabalığına karıştı. Son bir tokat
attı mı göremedim. Taksiye bindiğimde gözden kaybolmuştu bile.

"Merhametten maraz
doğar" derler, doğruymuş. Cüzdanın gittigini taksi şöförüne para vereceğim
zaman anladım. Parayı ve oğlanı aramak mı? Geçmiş olsun! Şöför halime
pek acımış göründü ama bıyık altından da gülmüştür herhalde. Şirketin
bir kartını ve telefon numaralarımı verdim. Evin adresini zaten biliyor.
Akşamın geri kalan
vakti, oraya buraya telefon edip cüzdandaki kredi ve banka kartlarını
iptal ettirmekle geçti. Neyse ki kimlikler el çantasındaymış. Can sıkıntısından
yemek yemek bile gelmedi içimden.
Erkenden yattım.
Gece boyunca bir o yana, bir bu yana dönüp "para-mara-rama kararan-karan-karada"
diye mırıldanıp durdum, uyuyamadım. Tan ağarırken "para-mara-rama kararan-karan-karada"
deyip kendi suratıma bir tokat attığımda oğlanın dediklerinin sırrı
çözülüverdi: "Para, mara arama kararan, kara Ankara'da". Sonra uykuya
dalmışım.
Öğle vakti kızlar
arabayla gelip beni büroya götürdüler. Başta anlattıklarımı şaka sanıp
pek inanmadılarsa da, taksi şöförü parasını almaya geldiğinde, işin
pek şüphe götürür bir yanının olmadığı ortaya çıktı. Böylece benim bir
salak olduğumu kabul edip, bundan sonra bir daha beni akıllı olduğuma
inandırmaya kalkışmadılar.
O ay şirkette epeyce
sıkıntı çektik. Sonraki zamanlarda ise bu olaya çok güldük. Doğrusu
bu ya, oğlanın bana önemli bir faydası da olmadı değil! Onun sayesinde
bankaya gitmekten kurtuldum. Bir daha görsem, kocaman bir öpücük de
ben onun yanağına konduracağım ama göremiyorum. Belki kızlar birgün
bankada beklerken görürler, kimbilir...
Ekim 2001