![]() |
||||||
|
aurore
: uğur halıcı
: 23102001
|
||||||
|
|
|
|||||
![]() |
![]() existence?, u halici, 1993 |
|||||
|
Değil mi en zor olan anlatmak duyguyu? Bu sus, bu ses, bu nefes. Var olan bende... Benim kafamın içinde...Varlığı ya da yokluğuna karar verdiğim özgürce...
Ve sen, siz değil
sen! Bu Kafka
gecesinde, Bu tehlikeli bir oyun
ve geri dönüşü olmayan.
Yüksek bir gece yolculuğunda, her şey sessiz ve karanlıkken, yıldızlar hariç. Hep aynı hızda giden bu otobüs. Herkes uyurken sen uyanık. Sen uyuyamazken, orada şöför. Sen ve şöför. Aranızda mesafe. Rüya mı bu? Herkes uyurken, bağırıversen, çıkar mı sesin? Gerçek mi? O kim? Ne? Sen nesin? Ah geçse,
geçse bir muavin! Bir
şey uyduruverirsin. Mesela, su... Yok işte,
gelmiyor, uyumuş herkes! Bağırsam, desem ki:
Desem ki uyandılar!
Ya da desem ki dur!
Bu otobüs.
Erzincan'da deliler vardı. Deliler solmuş kara entarilerinin üzerine çok beyefendi renklerde erkek ceketleri giyerlerdi. Çocukluk dünyamdan gerçek dünyaya bakan gözlerim, entarinin altından gözüken boyasız erkek papuçlarına ve kel denecek kadar kısa tıraşlanmış kafalarına takılır, entari ile bu durumu bağdaştıramayan ruhum ortada bir gariplik olduğunu hisseder ama bu garipliği lafla ifade etmek yerine, onları oldukları gibi kabul ederdi. Deliler cumartesi
günleri öğle vaktinde, bilmediğimiz bir yerdeki bayrağı çekmek üzere ilerleyen
bando takımının çaldığı marşlara uygun adımlarla, onların hemen yanından
yürürlerdi. Bandodakiler kırmızı ceketleri, parlak sarı düğmeleri, beyaz
şapkaları, şeritli lacivert pantolonları ile bizden biri değillerdi. Onlar
ellerindeki kocaman altın kapakları birbirine vurarak ilerler, davul ve
trampetlere sopa ve tokmaklarla vurur, çeşit çeşit borulardan alışık olmadığımız
güzel sesler çıkarırlardı. Hep, ama hep buralarda olsun istediğim onlar,
hayal ülkelerinden gelerek bu tantanalı kısa gösteriyi yapıp sonra yok
olurlardı.
Biz büyüdüğümüzde
diyorum,
Bu yıldızlı gökyüzünün altında biz. Otobüsle birlikte, uyuyanların hepsini, topuyla birlikte yollamışken. Bu en yüksek tepede, sen ve ben, ikimiz. Ben yaz gecelerinde
hiç samanların üzerine yatarak gökyüzünü seyretmedim. Ama şimdi desem
ki, biz o yaz samanların üzerine yatarak gökyüzünü seyretmiştik ya! Gecenin sıcağında,
bazen, nadiren, çok hafif bir rüzgar estiğinde derince bir nefes alarak,
evrenin ardındakini görmeye çalışmıştık. Sırtüstü yattığımız yerde, bazen
ayak ayak üstüne atarak, bir saman parçası dişlerimizin arasında, hiç
bir şey için acelemiz olmadan, bazen kollarımızı uzatıp gayesizce gerinerek,
hangi yıldızın en uzak olduğuna, görebildiğimiz yıldızların sayısından
etkilenmeksizin, rastgele karar verip, onun biraz daha ötesine bakmaya
çalışmıştık!
Dizlerimi karnıma
çekip de
Gerçeklerin gerçek olduğuna inanmak ve güvenmek, riski ne? Bak yine gözlerimi
kapatıyor ve düşünüyorum ki, Dokun bana ve var
olduğumu söyle. Bana de ki:
Ölüm, hiç soğuk değil! Sımsıcak. Ben ölünce isterim ki beni yakın, küllerimi göklere, ırmaklara savurun. Böyle yapın ki, vücudumdan önce gözlerim yok olmasın. Böyle yapın ki, bilmeyen ve hissetmeyen bir bedenle var olmak, uzun süre bana acı vermesin. 1994, Ankara |
|
|||||