aurore : uğur halıcı : 23102001
 
     
 

 

Aurore uçsuz bucaksız bozkırlarda çıplak ayakla dolaşır.

Kırmızılar, kızıllar giyer, şarkılar söyler, danseder, uçar...

Beklenmedik zamanlarda, beklenmedik yerlerde, bir anda, bakarsınız işte orada!

Gün batımında, tan sökümünde, güneşte, buzdan kulede...

Zaman, mekan, mantık, kural tanımaz...

Açıklama yükümlülüğü hissetmez!
Sadece gelir, alır, götürür.

Işte Aurore: O duygudur.

 
 
   
 

 

existence?, u halici, 1993
 

 

Değil mi en zor olan anlatmak duyguyu? Bu sus, bu ses, bu nefes. Var olan bende... Benim kafamın içinde...Varlığı ya da yokluğuna karar verdiğim özgürce...

Ve sen, siz değil sen!
Siz olamazsınız tek başına isen!

Bu Kafka gecesinde,
parmaklarımdan dökülen bu harfler
tuşlar üzerine,
bir makinalı tüfekten fırlarcasına

ve yetişmek isterken beynimin hızına,

kimbilir kaç değişik ortamdan geçerek

ve kaç zaman bekleyip,

yeni bir yerde yeni bedeniyle
var olduğunda,

yan yana gelerek birleşip

senin bakışlarından geçerek
sana ulaştığında,
başladığında benim benim beynimden çıkanların

senin beynine akması,

durduramazsın dikkat et!

Bu tehlikeli bir oyun ve geri dönüşü olmayan.
Bırakmalısın hemen,

eğer ki korkuyorsan...

Bırakmalısın şimdi, hemen şimdi.

Bir satır, bir kelime...

Bir harf bile çok geç!

Yüksek bir gece yolculuğunda, her şey sessiz ve karanlıkken, yıldızlar hariç. Hep aynı hızda giden bu otobüs. Herkes uyurken sen uyanık. Sen uyuyamazken, orada şöför. Sen ve şöför. Aranızda mesafe. Rüya mı bu? Herkes uyurken, bağırıversen, çıkar mı sesin? Gerçek mi? O kim? Ne? Sen nesin?

Ah geçse, geçse bir muavin! Bir şey uyduruverirsin. Mesela, su...
- Su istiyorum, dersin.

Yok işte, gelmiyor, uyumuş herkes!
Niye uyurlar sanki?
Uyumak gerekir mi bu gece vakti?
Bu şöför... Bu otobüs... Bu sessiz gemi...
Bu manyak şöför, hep aynı hızda giden uyanık ama ruhsuz şöför.

Bağırsam, desem ki:
-Hey, efendi! Su istiyorum, su.
Bağırsam, uyansa herkes.

Uyanıp da şaşkın gözlerle bakarken bana,
hiç belli etmeden niyetimi, derim ki:
- Nasıl uyunursa bu gece vakti...
Çok mu acaip su istemek?...
Bağırmak? Uyandırmak herkesi!

Desem ki uyandılar!
Uyumazlar mı yine?
Konuşurlar mı yani, uyansalar bir kere?
Fazlaca hayal, ama mesela ...
Mesela diyorum, bir kaset koysa şöför.
Biri de şarkı söylese, veya hep bir ağızdan.
Muavin elinde kırbaç, söyletse hepsine:
- Uyumak yok. Uyumak yassaak! Haydi söyleyin ulan, bilmem ne makamından.

Ya da desem ki dur!
Bağırsam dur!
Inecek var, dur!
Tam buradan geçer bizim evin yolu.
Beğenemediniz mi bunu?
Bu dağın tepesinden.

Bu Allah'ın belası yerden.
Herkesin uyuduğu, tam bu yerden...
Bu gece vaktinden geçer bizim evin yolu.

Tam buradan ayrılır.
Inecek var dur!

Bu otobüs.
Bu hep aynı hızda giden otobüs.
Dursana...Duuuur!



Erzincan'da deliler vardı. Deliler solmuş kara entarilerinin üzerine çok beyefendi renklerde erkek ceketleri giyerlerdi. Çocukluk dünyamdan gerçek dünyaya bakan gözlerim, entarinin altından gözüken boyasız erkek papuçlarına ve kel denecek kadar kısa tıraşlanmış kafalarına takılır, entari ile bu durumu bağdaştıramayan ruhum ortada bir gariplik olduğunu hisseder ama bu garipliği lafla ifade etmek yerine, onları oldukları gibi kabul ederdi.

Deliler cumartesi günleri öğle vaktinde, bilmediğimiz bir yerdeki bayrağı çekmek üzere ilerleyen bando takımının çaldığı marşlara uygun adımlarla, onların hemen yanından yürürlerdi. Bandodakiler kırmızı ceketleri, parlak sarı düğmeleri, beyaz şapkaları, şeritli lacivert pantolonları ile bizden biri değillerdi. Onlar ellerindeki kocaman altın kapakları birbirine vurarak ilerler, davul ve trampetlere sopa ve tokmaklarla vurur, çeşit çeşit borulardan alışık olmadığımız güzel sesler çıkarırlardı. Hep, ama hep buralarda olsun istediğim onlar, hayal ülkelerinden gelerek bu tantanalı kısa gösteriyi yapıp sonra yok olurlardı.


Biz büyüdüğümüzde diyorum,
biz en büyük olmuşken.
Biz, yani sen ve ben.
Düşünüyorum ki
ben büyüksem, en büyük,
o zaman bu en yüksek tepenin başında yalnızım.
Yalnız değilsem eğer,
mesela sen de varsan,
ben daha en büyük olmadım demektir.
Veya tam tersi, ben ve sen.



Bu yıldızlı gökyüzünün altında biz. Otobüsle birlikte, uyuyanların hepsini, topuyla birlikte yollamışken. Bu en yüksek tepede, sen ve ben, ikimiz.

Ben yaz gecelerinde hiç samanların üzerine yatarak gökyüzünü seyretmedim. Ama şimdi desem ki, biz o yaz samanların üzerine yatarak gökyüzünü seyretmiştik ya!

Gecenin sıcağında, bazen, nadiren, çok hafif bir rüzgar estiğinde derince bir nefes alarak, evrenin ardındakini görmeye çalışmıştık. Sırtüstü yattığımız yerde, bazen ayak ayak üstüne atarak, bir saman parçası dişlerimizin arasında, hiç bir şey için acelemiz olmadan, bazen kollarımızı uzatıp gayesizce gerinerek, hangi yıldızın en uzak olduğuna, görebildiğimiz yıldızların sayısından etkilenmeksizin, rastgele karar verip, onun biraz daha ötesine bakmaya çalışmıştık!

Ne kadar umutluymuşuz gelecekten!

Dizlerimi karnıma çekip de
büzüldüğümde yorganın içinde,
ölüm çok yakınımdadır.
Nefesimle aniden ısınan yatak,
bana doğmadan önceki
zamanımı hatırlatır.
Gözlerim kapalı
bu ılık su kütlesinin içerisinde,
hiç bir yere kıpırdayamadan
öylece kalbimin sesini dinler,
bu sesi vücudumun her noktasında
korkunç bir gürültüyle hissederim.
Dokunabildiğim bu kanlı yer,
vıcık vıcık bir yumuşaklıkla tüm bedenimi sarar.
Ağzımdan, burnumdan giren iğrenç sıvı
beni hiç mi hiç iğrendirmez.
Kime ne?
Ben orada gönül rahatlığı
ve büyük bir güvence içerisinde,
ne Tianenmen meydanı, ne Saraybosna,
hiç bir şeye aldırmadan,
miskince miyadımı beklerim.
Ölüm çok yakınımdadır.


Ölüm, hiç soğuk değil! Aksine parça parça, pis ve iğrenç, ve sıcak.Orada vakumlu bir hortumun ucunda, hiç bir yere kaçamadan yakalayıverir beni kıskıvrak.


Gerçeklerin gerçek olduğuna inanmak ve güvenmek, riski ne?

Bak yine gözlerimi kapatıyor ve düşünüyorum ki,
tüm bunlar gerçekse, bu an için gerçek.
Dokunduğum her şey,
şimdi, bu an için var.
Ne kalacak geriye?
Bu an geçtiğinde,
zaman boyutunda
bir başka mesafeye ulaştığımızda...
Benim bunları yazmış olduğum,
benim bunları düşünmüş
olduğum,
benim bunları hissetmiş olduğum,
veya benim var
ya da yok olduğum..
Ne kalacak geriye?

Dokun bana ve var olduğumu söyle.
Varlığımı göster, ispat et.
Var olduğuma inandır beni.

Bana de ki:
"Bu an var, sen varsın, ben varım.
Bu güzel bir an.
Sen ve ben bu anın var olduğunu biliyoruz.
Bu anın daha sonra
var olmayacağını da biliyoruz.
Onun için,
bu anı oluşturan her birimin,
yani içinde yaşadığımız
kaç boyutlu evrenin,
bu anda algılayabildiğimiz
tüm boyutları
ve bu algılara
kafamızın uyum gösterdiği
ve cevap verdiği
her molekül, atom ve ruh parçası,
ve duygularımızla hissediyoruz ki
biz bu anda varız.
Bu anın farkındayız
ve değerini oldukça iyi biliyoruz"


Dokun bana.
Görmek çok zahiri.
Görmek yetmez.

Dokun bana,
bu anı yaşa,
bil ve hisset.


Ölüm, hiç soğuk değil! Sımsıcak. Ben ölünce isterim ki beni yakın, küllerimi göklere, ırmaklara savurun. Böyle yapın ki, vücudumdan önce gözlerim yok olmasın. Böyle yapın ki, bilmeyen ve hissetmeyen bir bedenle var olmak, uzun süre bana acı vermesin.

1994, Ankara