agatha : uğur halıcı : 23102001  
     
 

 

Agatha, Uzaklar Ülkesi Prensesi'dir.

O çağırdığında uymak gerekir, çaresi yok! Gece yarısı bile olsa gidilmelidir.

Ulaşmak ise ne zahmetlidir, ne zordur bir bilseniz! Herşey düzgün, kuralına uygun olmalıdır.

Ona ulaşmak için yola çıkanlar uzun ve dondurucu bir yolda hiç bir hata yapmadan ilerlemeyi göze almalıdırlar.

Yapılacak en ufak bir hata buzdan kuleye ulaşamamak, kaybolmak, yok olmak demektir.

Ama ona ulaşanlar bilirler ki, o da en az Aurore kadar sıcaktır, ve o kulenin içi kavrulan bir bozkırdır.

Onlar ikiz kardeştir.

 

 

 

   
 

 

existence?, u halici, 1993
 

 

 

 

 

Apartmanların yükseklikleri güneşi saklıyor. Sabah oldu. Renkler siyah-gri uyumunda yine. Gözlerimiz karşılaştı. Ikimiz de bakıyorduk önce. O gözlerini kapatınca yeni bir oyun başladı.


Günlerdir oynadığımız oyun, yıllarca sonra birlikte geçirdiğimiz bu yaz tatilinin önemli bir parçası oldu. Oyunla yatıyoruz, oyunla kalkıyoruz. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Emirgan, dolmuş, otobüs, diğer insanlar ... Her şey oyunla içiçe... Bu oyunlar belki de hemen her günü birlikte geçen çocukluğumuza bir yolculuk. Ya da, gençlik çağımızın başlangıcında, kendimizi kendimize ispat etme çabası.



Oyunun belirli bir tanımı yok. Oyun herşey olabilir. Herbiri başka birşey de olabilir. Eylem sırasına "fasulye" diyoruz. Fasulye kimdeyse, oyunu ilerletme sorumluluğu ona yüklenmiş oluyor. Örneğin oyun, bir gerçeğin bulunması olabilir. Gerçeği bilen, fasulye ona geçtiyse hem bir ipucu verecek ki bir ilerleme olsun, hem de bu ipucu karşıdakinin oyunu hemen çözüvereceği kadar basit olmayacak ki ilerleme gerçek anlamda bir ilerleme olsun. Oyunda yalan söylemek yok, eğer yalan söylüyorsan bunun yalan olabilecegini bir şekilde belirtmen, hissettirmen gerek.



Gözlerini açtığında ben yine ona bakıyordum.

- Kozlar benim elimde dedim. Gözlerini kapattığını biliyorum, ama sen benimkinden emin olamazsın.

- Gözlerini açtğını görmedim ama kapattığından eminim. Kapattığını görüp görmediğim belli değil. Böylece oyun içinde de kapalı olduğunu söylüyorum.



Eğer gözlerimi kapattıysam kötü yakalanıyorum. Ilk avantajımı kaybettiğim gibi yeniliyorum da, ne olduğunu bilmiş oluyor çünkü.

Ama oyunu iyi hazırladım. Onun kartlarını biliyorum. O ancak tahmin edebiliyor. Eğer gözlerimi kapatmadıysam mat olduğumu kabul etmeyeceğimi düşünüyor. Aslında bu da bir sonuç onun için, şah-mat sonra gelecek.



Yine de kozların benim elimde olduğunu söylüyorum. Oyun seviye atlıyor. Artık, ikimiz yanyana değiliz, karşı karşıya dövüşüyoruz. Bir savaş başladı. Ikimizin de içinde yenme hırsı var.

- Söylediklerin yeni kapı açmıyor, diyor. Belki oyuna avantajlı başladın ama bu beni etkilemiyor. Çünkü sadece olduğun yerdesin.

- Belki yine birdeyim ama bu kaçtan sonra gelen kaçıncı bir. Kozun benim elimde olduğunu söylememi şöyle algılayabilirsin: Sen gözlerini kapattıktan sonra ben de kapatmış olabilirim, ve kapatmamış olduğumu düşünmen için blöf yapıyorum, yani kozun benim elimde olduğunu söylüyorum. Veya daha üst seviyeden alırsak, kapatmadığım halde kapatmış hissetirmek için de yapıyor olabilirim.



Gerçekte, blöf yapmış olabileceğimi söylemekle asıl blöfümü yapıyorum. Devam ediyorum:

- Aynı şeyi tekrarlamakla senin önüne piyon sürdüm, ama bu kale almak içindi.

Kaleydi, fildi biraz tartışıyoruz.

- Oyun, senin önceden hazırladığın bir mat olabilir, diyor. Seninkisi önceden bilerek oynamak gibi bir şey. Ben bunu bilebilirim ama işime gelmiyor. Oyunun aynı çember içinde kalması benim söylediklerimin seni ilgilendirmediğini gösteriyor. Oyunun şu anda ikimiz için de önemli olduğunu biliyorum. Bana kapılmayıp kendi bildiğini okuman, kendimle daha fazla alay etmemi sağlamıyor.



Gözlerine bakıyorum, ağlıyor.



Hava aydınlandı. Camdaki uyuşuk sinekler, kuvvetlenen ışıkla birlikte canlandı. Yataktan fırlıyor ve bir gazeteyi bükerek sinekleri öldürmek için saldırıya geçiyor. Üzerinde gecelik, pencerenin içinde zıplarken o kadar komik ki biraz önceki gergin, kasvetli hava dağılıverdi. Benim de elimde bir gazete ona katılıyorum. İki gecelikli savaşçı, gözlerimizden gülmekten yaşlar akarken, sabahın bu erken vaktinde pencerenin içinde zıplayarak ortak bir hedefe ilerliyoruz.


- Oyunu söyleceğim, diyorum.

Oyunda vardığımız bu duygusal nokta hem oyunun ne olduğunun söylenmesini gerektiriyor, hem de bunu söylemekle oyunda değişik şeyler yapılmış oluyor. Ikisi birbirine destek ve birbirini tamamlıyor. Çemberin dışına çıkılıyor.

Başka bir yerden bakınca bunları çelişkili buluyorum. Bütün bunlar bana oyunu söyletmek için yapılan bir taktikse eğer, her sey yine oyun çemberi içinde kalıyor.

Oyunu söylerken bir isteğim var.

- Bütün bunları, oyunun ne olduğunu anlamak için yaptığını söyleme, diyorum.

O yine de söylemekten çekinmiyor. Çünkü gerçek öyle

.

Gülüyorum.
- Oyun yeniden başladı, diyorum, ama ne olduğu söylenilmez.

Söylenilmez, çünkü bu yeni oyunda, oyun oyunun kendisi ve koyduğum hedef "oyunun ne olduğunu söylemek".


2 Eylül, 1976, Istanbul.
20 Eylül, 1976, Erzincan
1994, Ankara