| |

Tırnakları
yoktu öyle dikkat çeken kadınlarınki gibi, uzun, çarpıcı, nar kırmızı
ojeli. Ara sıra uzatmaya heves ettiği olurdu ama bunu şimdiye kadar hiç
başaramamıştı. Yo, tırnakları yumuşak ya da sağlıksız değildi. Aksine
sert, parlak ve kalındı. Ama yine de, hepsini bir boyda elinin parmaklarında,
hele, bir arada hiç görmemişti. Tam hepsi bir boyda uzayacakmış gibi olurdu
ki, mutlaka bir yere çarpar, keskin bir bıçağın ucuna yem yapar, ya sürter
bir yere, tırtıklanır, çentilir, olur olmaz yerlere takılır, içini gıcıklatırdı.
Aklı tırnağının ucunda, bir törpü bulup da çentiği düzleyene kadar, sinir
olurdu. Törpü bulamadığı zamanlar, adi bir tırnak makasına boyun eğer,
inadına keserdi ta dibinden. Bundan maksat kırılarak birlikteliğe ilk
ihaneti yapan tırnağı cezalandırmaktı tabii. Öç almak gibi bir şey de
denebilirdi buna. Uzamaya yeni başlamış on tırnağın içinde utansın da
bir daha kırılmasın düşüncesiyle yapardı bunu. Tam istediği boya gelecekken
on tırnağın içinde, etin dibinden kırık bir tırnak, elin bütün dengesini
altüst eder, beceriksizleştirirdi elini. Biri böyle kırılıp da dipten
kesilme cezasını aldı mı, diğerlerinin de birer birer kırılmaya başlaması
uzun sürmezdi. Tırnakların bu akıl almaz zamanlama, birlik, beraberlik
ve dayanışmasına boyun eğmekten başka çaresi kalmaz hepsini birden "taa"
dibinden keser atardı. İşte şimdi yine öyle olmuştu. Tam uzuyorlardı ki
hepsi bir boyda,baş parmağının tırnağı "Hain" tam da iş görecek
zamanda "ta" dibinden etin içinden kırılmış, dokuz tırnak parmağa
sırıtıyordu pis pis. Söyleniyordu, küçük dişli,ince, zar gibi kabuklu
sarmısakları kafasını taktığı tırnağıyla soymaya çabalarken. Sağ elinin
baş parmağı yerine, hiç olmazsa başka biri kırılsaydı böylesine sinirlenmeyecekti.
Ayıklanmış sarmısaklara bakıp yüzünü ekşitiyor zira daha soyması gerekiyor,
bu kadarı yetmez, cacık dediğin bol sarmısaklı olur çünkü. Sarmısaklar
ıslak olmasına rağmen zor soyuluyor, kayıyorlar elinden.Yapması gereken
onca önemli işi dururken şimdi burada yapmakta olduğu gerekli, önemsiz
iş, yıpratıyor sinirlerini.

Radyoda
çalmaya başlayan Arjantin tangosu iç tutuşturan coşkusu ve kadının umarsız
çığlığı ile sinirlerine tuz biber ekmeye başlıyor üstelik. Kalın topuklu
Arjantinli kadının, ince kıvrak belini,"seni istiyorum" dercesine
bakmakta olan adamın zarif, güçlü ellerinden kurtarmaya çalıştığını görüyor.
Adamın yüzünde beklenmeyen bir saldırının yarattığı korkuyu anlatan ince
bir ter tabakası. Kadını asla bırakmayacak biçimde kavrıyor kollarıyla.
Yılan gibi dolanıp sarıyor..Yürüyorlar...Kadın dişlerinin arasında sıkı
sıkıya tuttuğu kırmızı gülüyle çeviriyor başını, adamın bakışlarını çoktan
okumuş umursamaz kıvrılıyor öte yana...Siyah giysili adam da. Kadın yüzünü
çeviriyor adamdan öte yana, adam da. Bedenlerinin dokunuşlarında kalp
atışlarını ve tenlerinin kokusunu duyuyorlar. Sarılıyorlar.... Parmakları
parmaklarına , elleri ellerine, bellerine kenetleniyor, dönüyorlar.
Annesi,
tutuyor sarmısağı, sakallı kökü yumruğunun altında kalacak şekilde, koyuyor
özenle tezgahın üstüne, vuruyor var gücüyle. Çöküyor sarmısak dizlerinin
üstüne, dağılıyor dişleri. Tırnakları hiç uzamamış hiç cilalanıp boyanmamış
kaba eliyle, dağılan sarmısakları avuçlayıp toparlarken "İşte"
diyor,"sarmısak böyle parçalanır". Sonra da kızına gösterdiği
bu önemli işin, bu becerinin ona gelecekte ne kadar yararlı olacağını,düşünüyor,
gülümsüyor.
"Eğer sarmısak çok kuruysa, ıslatırsın, o zaman daha kolay soyulur".
Başını sallıyor küçük kız. Annesi ona her şeyi öğretiyor, balık ayıklamayı,
yaprak sarmasını, bulaşık yıkamasını, sökük-dikik yapmasını, uslu kız
olmasını, söz dinlemesini, her şeyi, ama her şeyi.
Annesinin
ne demek istediğini o zamanlar anladığını sandığını sanıp gülümserken,
siyahlar içindeki Arjantinli Maço üç beş adım ötesinde, askısı omzundan
kaçmış giysisiyle kendisine şiir gibi bakmakta olan kadına gözlerini kenetleyip,
yavaş adımlarla yaklaşıyor. Kadın bu kez gözlerini kaçırıp yukarılara
çeviriyor kafasını, umursamaz bekliyor şimdi. Adam, biryantinli saçının,
gözünün önüne düşen perçemini, önce zarif bir hareketle düzeltiyor elinin
tersiyle sonra da kadını kolundan yakalayıp, çekiyor kıvırarak kendine.
Omzunun çıplaklığında ellerini gezindirip çekiyor bedenini kendine. Kadın
adamın kollarına hapis, kaçmak ister gibi çırpınıyor ama kaçamıyor. Bir
an soluğunu hissediyor adamın..
Bir
daha..Bir daha...Bir daha.
Üç
nefes sürüyor tutsaklığı ve hiç birinde adamın nefesi sarmısak kokmuyor.
Damarlarından akan kanın ısındığını fark ediyor. Yanıyor yanakları pembe
pembe, çeviriyor başını.. Tutkuyla bakıyor adamın gözlerine.
Çözüyor
adam kollarını isteksizce...Yürüyorlar göz göze..Yan yan. Bacakları birbirine
değiyor. Çapraz adımları birbirine dolanıyor. Tangonun ritmi yükseliyor.
Kemanların, bandeneon'un kreşentosu ve sert tutkulu adımlarla "Rio
de la Plata"nın çığlık çığlığa sesi yankılanırken "o" kırık
tırnağı ile sarmısağın zar gibi kabuğunun ucunu yakalamaya çalışıyor.
İnce kabuk, tırnağının değdiği yer kadar kopuyor yalnızca. Bir daha deniyor.Yine
bir tırnakçık soyuluyor, sıyrılmıyor. Kulağı Arjantinli kadının acı eziklik
ve karamsarlığını yürek tırmalayan bir sesle dansa dönüştürdüğü tangoda,
elinden kayıp yere düşen sarmısağı söylenerek eğilip kıskıvrak yakalıyor..Sıkıyor
önce iki parmağı arasında var gücüyle, direnmesine aldırmadan tırnağını
geçiriyor. Parçalanan kabuğu çekip sıyırıyor. Çekip sıyırıyor. İnce kabuğuna
sığınmış, soyulmaya direnen, o çabaladıkça, daha da tutunan küçük diş
şimdi parmaklarının arasında, fildişi teniyle çırılçıplak. Gülümsüyor
kadın, döndürüyor elinde şöyle bir. Sarmısağın ucundaki uçuk yeşile gözü
çarpıyor, umursamıyor. Annesini hatırladığındaysa, kırık tırnağın ete
yakın dibinden yayılan acıyı hissediyor birden.. Cayır cayır yanıyor o
küçücük yer. Elindeki çıplak beyazlığın acısı, kokusunu bastırıp dağılıyor
bedenine ve iki kere acıtıyor. Acıyı yok edebilecekmiş gibi parmağını
ağzına götürüyor, ama bu kez de dilinde hissediyor kokan acıyı. Sarmısağın
tadı, kokusu ve kırık tırnağının dibinden bedenine yayılan acısına daha
soyulması gerekenlerin görüntüsü de ekleniyor. Uzanıyor. Musluğu açıyor.
Su hırıldayarak boşalıyor. Buz gibi soğuğu değiyor parmaklarına ve tırnağının
tutuşan yerine. Su acıyı silip yok ediyor bir anlık, sonra da çarpıyor
altında duran kırmızı plastik kaba. Küfrederek parçalıyor kendini damlalarına.
Sıçrıyor her yere. Yapışıyor parlak kırmızıya. Pişmanlıkla akıyor dibe,
gürültüyle durulup, acıyı kovuyor. Suyun sesi, gürültüsü boğuyor tangoyu.
Sarmısak
soyan kadın, müziğe hiç bir sesin karışmasını istemiyor, hiç bir kokunun.
Elini suyun altından çekip kapatıyor musluğu. Biraz daha kıvırıyor radyonun
düğmesini.Tangonun kışkırtıcı sesi dolduruyor mutfağı. Arjantinli kadının
duygusallığının aşırı uçlardaki acı, coşku, aşk ve umutsuzluğu, duvarlara,
tencerelere, dantel perdelere, bardaklara, kavanozlara, soğana, patatese,
kurutulmuş bibere, patlıcanlara, çömlekteki kuru güllere, turşuya, oklavaya,
havana, sepete, çöp kutusuna, bulaşık teline, kaplara ne varsa görünürde
hepsine çarpıp titretiyor. Siyahlar içindeki Maço, kendinden emin fırlatıyor
omuzları açık, derin yırtmaçlı, dar giysili güzel kadını, uzaklaştırıyor
kendinden -bu bir oyun, bir taktik- Sonra da dönüyor arkasını, sert bakışlarını
gezdirip, içine çektiği göbeği ve gergin bedeniyle umursamaz bekliyor...Tango
bitmek üzere.... Kadın farkında....Müziğin ritmi, coşkusu çığlık çığlığa...
Sessiz bekleyişi daha fazla uzatmıyor,bir bumerang gibi duruyor bir an...
Dönüyor sonra, gülümseyerek adama fırlıyor... Adam kendinden emin,dudağında
eğri bir gülüşle yakalıyor kadının belini...Kavrıyor ellerini..Kavrıyor
tüm bedenini, gözlerini kapatıp başını omzuna dayamış kadının başını,
saçlarını, yüzünü bir tüy gibi okşuyor.
Avucundaki
soyulmuş sarmısakları da tezgahın üstündeki diz çökmüş sarmısakları da,
köklerini de sakallarını da kabuklarını da itiyor elinin tersiyle, soyulmuşu
soyulmamışı birbirine karışıyor, hepsini dolduruyor tahta döveceğin içine.Tangonun
bitmekte olduğunun farkında, kapıyor döveceğin küçük sapını, bütün gücü
parmaklarında, bir tur dönüyor topuklarını yere vurarak sonra da tezgaha
koyduğu tahta dövecekteki sarmısakları ezmeye başlıyor var gücüyle. Arjantinli
kadın belini sıkı sıkıya kavramış siyahlar içindeki Maço'nun sıcaklığını
bedeninde duyumsar, topukları artık kendinden emin yerdeki gül yapraklarını
ezerken "tok tok" dövülen sarmısakların yapışkan beyazlığı,
müziğin coşkusuna çarpıp sıvanıyor tahta döveceğin kenarlarına. Kadın,
biraz daha açıyor radyonun sesini.
Mutfaktan
zaten, çoktan çıkmış olan müziğin, bir ton daha yükselen sesi koridoru
geçip salonun kapısına vurmuş, televizyonun sesini boğmuş ve fırlayıp
mutfağa gitmemek için sabrını zorlayan, koltuğunda televizyon izleyen
adamı çileden çıkartmıştı bile.
"Adios
pampa mia!
Me voy...Me
voy a tierras extranas. Adios, caminos..Adios!.."
Kendini
tangonun ritminde kaptırmış sarmısağı döverken içerden,
"Kapat şunu" diyen adamın sesini, iki kere duymadı.
"
Addiossss"
Tango
bitti. Sarmısaklar ezildi, parçalandı.
Cacığın
içindeki kabukları, hayır!

|
|