adios mia sarmısak: inci gürbüzatik: 18022003  
 



Tırnakları yoktu öyle dikkat çeken kadınlarınki gibi, uzun, çarpıcı, nar kırmızı ojeli. Ara sıra uzatmaya heves ettiği olurdu ama bunu şimdiye kadar hiç başaramamıştı. Yo, tırnakları yumuşak ya da sağlıksız değildi. Aksine sert, parlak ve kalındı. Ama yine de, hepsini bir boyda elinin parmaklarında, hele, bir arada hiç görmemişti. Tam hepsi bir boyda uzayacakmış gibi olurdu ki, mutlaka bir yere çarpar, keskin bir bıçağın ucuna yem yapar, ya sürter bir yere, tırtıklanır, çentilir, olur olmaz yerlere takılır, içini gıcıklatırdı. Aklı tırnağının ucunda, bir törpü bulup da çentiği düzleyene kadar, sinir olurdu. Törpü bulamadığı zamanlar, adi bir tırnak makasına boyun eğer, inadına keserdi ta dibinden. Bundan maksat kırılarak birlikteliğe ilk ihaneti yapan tırnağı cezalandırmaktı tabii. Öç almak gibi bir şey de denebilirdi buna. Uzamaya yeni başlamış on tırnağın içinde utansın da bir daha kırılmasın düşüncesiyle yapardı bunu. Tam istediği boya gelecekken on tırnağın içinde, etin dibinden kırık bir tırnak, elin bütün dengesini altüst eder, beceriksizleştirirdi elini. Biri böyle kırılıp da dipten kesilme cezasını aldı mı, diğerlerinin de birer birer kırılmaya başlaması uzun sürmezdi. Tırnakların bu akıl almaz zamanlama, birlik, beraberlik ve dayanışmasına boyun eğmekten başka çaresi kalmaz hepsini birden "taa" dibinden keser atardı. İşte şimdi yine öyle olmuştu. Tam uzuyorlardı ki hepsi bir boyda,baş parmağının tırnağı "Hain" tam da iş görecek zamanda "ta" dibinden etin içinden kırılmış, dokuz tırnak parmağa sırıtıyordu pis pis. Söyleniyordu, küçük dişli,ince, zar gibi kabuklu sarmısakları kafasını taktığı tırnağıyla soymaya çabalarken. Sağ elinin baş parmağı yerine, hiç olmazsa başka biri kırılsaydı böylesine sinirlenmeyecekti. Ayıklanmış sarmısaklara bakıp yüzünü ekşitiyor zira daha soyması gerekiyor, bu kadarı yetmez, cacık dediğin bol sarmısaklı olur çünkü. Sarmısaklar ıslak olmasına rağmen zor soyuluyor, kayıyorlar elinden.Yapması gereken onca önemli işi dururken şimdi burada yapmakta olduğu gerekli, önemsiz iş, yıpratıyor sinirlerini.

Radyoda çalmaya başlayan Arjantin tangosu iç tutuşturan coşkusu ve kadının umarsız çığlığı ile sinirlerine tuz biber ekmeye başlıyor üstelik. Kalın topuklu Arjantinli kadının, ince kıvrak belini,"seni istiyorum" dercesine bakmakta olan adamın zarif, güçlü ellerinden kurtarmaya çalıştığını görüyor. Adamın yüzünde beklenmeyen bir saldırının yarattığı korkuyu anlatan ince bir ter tabakası. Kadını asla bırakmayacak biçimde kavrıyor kollarıyla. Yılan gibi dolanıp sarıyor..Yürüyorlar...Kadın dişlerinin arasında sıkı sıkıya tuttuğu kırmızı gülüyle çeviriyor başını, adamın bakışlarını çoktan okumuş umursamaz kıvrılıyor öte yana...Siyah giysili adam da. Kadın yüzünü çeviriyor adamdan öte yana, adam da. Bedenlerinin dokunuşlarında kalp atışlarını ve tenlerinin kokusunu duyuyorlar. Sarılıyorlar.... Parmakları parmaklarına , elleri ellerine, bellerine kenetleniyor, dönüyorlar.

Annesi, tutuyor sarmısağı, sakallı kökü yumruğunun altında kalacak şekilde, koyuyor özenle tezgahın üstüne, vuruyor var gücüyle. Çöküyor sarmısak dizlerinin üstüne, dağılıyor dişleri. Tırnakları hiç uzamamış hiç cilalanıp boyanmamış kaba eliyle, dağılan sarmısakları avuçlayıp toparlarken "İşte" diyor,"sarmısak böyle parçalanır". Sonra da kızına gösterdiği bu önemli işin, bu becerinin ona gelecekte ne kadar yararlı olacağını,düşünüyor, gülümsüyor.
"Eğer sarmısak çok kuruysa, ıslatırsın, o zaman daha kolay soyulur". Başını sallıyor küçük kız. Annesi ona her şeyi öğretiyor, balık ayıklamayı, yaprak sarmasını, bulaşık yıkamasını, sökük-dikik yapmasını, uslu kız olmasını, söz dinlemesini, her şeyi, ama her şeyi.

Annesinin ne demek istediğini o zamanlar anladığını sandığını sanıp gülümserken, siyahlar içindeki Arjantinli Maço üç beş adım ötesinde, askısı omzundan kaçmış giysisiyle kendisine şiir gibi bakmakta olan kadına gözlerini kenetleyip, yavaş adımlarla yaklaşıyor. Kadın bu kez gözlerini kaçırıp yukarılara çeviriyor kafasını, umursamaz bekliyor şimdi. Adam, biryantinli saçının, gözünün önüne düşen perçemini, önce zarif bir hareketle düzeltiyor elinin tersiyle sonra da kadını kolundan yakalayıp, çekiyor kıvırarak kendine. Omzunun çıplaklığında ellerini gezindirip çekiyor bedenini kendine. Kadın adamın kollarına hapis, kaçmak ister gibi çırpınıyor ama kaçamıyor. Bir an soluğunu hissediyor adamın..

Bir daha..Bir daha...Bir daha.

Üç nefes sürüyor tutsaklığı ve hiç birinde adamın nefesi sarmısak kokmuyor. Damarlarından akan kanın ısındığını fark ediyor. Yanıyor yanakları pembe pembe, çeviriyor başını.. Tutkuyla bakıyor adamın gözlerine.

Çözüyor adam kollarını isteksizce...Yürüyorlar göz göze..Yan yan. Bacakları birbirine değiyor. Çapraz adımları birbirine dolanıyor. Tangonun ritmi yükseliyor. Kemanların, bandeneon'un kreşentosu ve sert tutkulu adımlarla "Rio de la Plata"nın çığlık çığlığa sesi yankılanırken "o" kırık tırnağı ile sarmısağın zar gibi kabuğunun ucunu yakalamaya çalışıyor. İnce kabuk, tırnağının değdiği yer kadar kopuyor yalnızca. Bir daha deniyor.Yine bir tırnakçık soyuluyor, sıyrılmıyor. Kulağı Arjantinli kadının acı eziklik ve karamsarlığını yürek tırmalayan bir sesle dansa dönüştürdüğü tangoda, elinden kayıp yere düşen sarmısağı söylenerek eğilip kıskıvrak yakalıyor..Sıkıyor önce iki parmağı arasında var gücüyle, direnmesine aldırmadan tırnağını geçiriyor. Parçalanan kabuğu çekip sıyırıyor. Çekip sıyırıyor. İnce kabuğuna sığınmış, soyulmaya direnen, o çabaladıkça, daha da tutunan küçük diş şimdi parmaklarının arasında, fildişi teniyle çırılçıplak. Gülümsüyor kadın, döndürüyor elinde şöyle bir. Sarmısağın ucundaki uçuk yeşile gözü çarpıyor, umursamıyor. Annesini hatırladığındaysa, kırık tırnağın ete yakın dibinden yayılan acıyı hissediyor birden.. Cayır cayır yanıyor o küçücük yer. Elindeki çıplak beyazlığın acısı, kokusunu bastırıp dağılıyor bedenine ve iki kere acıtıyor. Acıyı yok edebilecekmiş gibi parmağını ağzına götürüyor, ama bu kez de dilinde hissediyor kokan acıyı. Sarmısağın tadı, kokusu ve kırık tırnağının dibinden bedenine yayılan acısına daha soyulması gerekenlerin görüntüsü de ekleniyor. Uzanıyor. Musluğu açıyor. Su hırıldayarak boşalıyor. Buz gibi soğuğu değiyor parmaklarına ve tırnağının tutuşan yerine. Su acıyı silip yok ediyor bir anlık, sonra da çarpıyor altında duran kırmızı plastik kaba. Küfrederek parçalıyor kendini damlalarına. Sıçrıyor her yere. Yapışıyor parlak kırmızıya. Pişmanlıkla akıyor dibe, gürültüyle durulup, acıyı kovuyor. Suyun sesi, gürültüsü boğuyor tangoyu.

Sarmısak soyan kadın, müziğe hiç bir sesin karışmasını istemiyor, hiç bir kokunun. Elini suyun altından çekip kapatıyor musluğu. Biraz daha kıvırıyor radyonun düğmesini.Tangonun kışkırtıcı sesi dolduruyor mutfağı. Arjantinli kadının duygusallığının aşırı uçlardaki acı, coşku, aşk ve umutsuzluğu, duvarlara, tencerelere, dantel perdelere, bardaklara, kavanozlara, soğana, patatese, kurutulmuş bibere, patlıcanlara, çömlekteki kuru güllere, turşuya, oklavaya, havana, sepete, çöp kutusuna, bulaşık teline, kaplara ne varsa görünürde hepsine çarpıp titretiyor. Siyahlar içindeki Maço, kendinden emin fırlatıyor omuzları açık, derin yırtmaçlı, dar giysili güzel kadını, uzaklaştırıyor kendinden -bu bir oyun, bir taktik- Sonra da dönüyor arkasını, sert bakışlarını gezdirip, içine çektiği göbeği ve gergin bedeniyle umursamaz bekliyor...Tango bitmek üzere.... Kadın farkında....Müziğin ritmi, coşkusu çığlık çığlığa... Sessiz bekleyişi daha fazla uzatmıyor,bir bumerang gibi duruyor bir an... Dönüyor sonra, gülümseyerek adama fırlıyor... Adam kendinden emin,dudağında eğri bir gülüşle yakalıyor kadının belini...Kavrıyor ellerini..Kavrıyor tüm bedenini, gözlerini kapatıp başını omzuna dayamış kadının başını, saçlarını, yüzünü bir tüy gibi okşuyor.

Avucundaki soyulmuş sarmısakları da tezgahın üstündeki diz çökmüş sarmısakları da, köklerini de sakallarını da kabuklarını da itiyor elinin tersiyle, soyulmuşu soyulmamışı birbirine karışıyor, hepsini dolduruyor tahta döveceğin içine.Tangonun bitmekte olduğunun farkında, kapıyor döveceğin küçük sapını, bütün gücü parmaklarında, bir tur dönüyor topuklarını yere vurarak sonra da tezgaha koyduğu tahta dövecekteki sarmısakları ezmeye başlıyor var gücüyle. Arjantinli kadın belini sıkı sıkıya kavramış siyahlar içindeki Maço'nun sıcaklığını bedeninde duyumsar, topukları artık kendinden emin yerdeki gül yapraklarını ezerken "tok tok" dövülen sarmısakların yapışkan beyazlığı, müziğin coşkusuna çarpıp sıvanıyor tahta döveceğin kenarlarına. Kadın, biraz daha açıyor radyonun sesini.

Mutfaktan zaten, çoktan çıkmış olan müziğin, bir ton daha yükselen sesi koridoru geçip salonun kapısına vurmuş, televizyonun sesini boğmuş ve fırlayıp mutfağa gitmemek için sabrını zorlayan, koltuğunda televizyon izleyen adamı çileden çıkartmıştı bile.

"Adios pampa mia!
Me voy...Me voy a tierras extranas. Adios, caminos..Adios!.."

Kendini tangonun ritminde kaptırmış sarmısağı döverken içerden,
"Kapat şunu" diyen adamın sesini, iki kere duymadı.

" Addiossss"

Tango bitti. Sarmısaklar ezildi, parçalandı.

Cacığın içindeki kabukları, hayır!